🏚️ Taş Evlerin Ardında Kalan Zaman
Taş Evlerin Ardında Kalan Zaman
Kişisel Gözlem · Bilimsel Perspektif · Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Taş Evlerin Ardında Kalan Zaman
Bir Dönüşün Eşiğinde
O sabah arabadan indiğimde ilk duyduğum şey sessizlikti. Develi'nin taş sokaklarında ayaklarımın altında çakıl sesi yoktu artık; beton döşeli yollar, çocukluğumun o düzensiz, canlı yüzeyini örtmüştü. 18 Haziran 2016. Yılların üzerime çöktüğü bir haziran öğlesi. Güneş Erciyes'in yamaçlarından aşağı vuruyor, taş duvarlar ısıyı emmişti — tam da her zaman yaptığı gibi.
İnsan neden döner? Kaybettiğini bulabileceğini sandığı için mi, yoksa kaybettiğini kesinleştirmek için mi? O gün cevabı bilmeden yürüdüm Yukarı Fenese'nin sokaklarında.
Taşçı Osman'ın Kapısı
Amcamın evinin önünde durduğumda bir süre hiç kıpırdayamadım. Gri boyalı ahşap kapı, iki yanındaki küçük pencereler — bunlar benim çocukluğumun koordinatlarıydı. Mahallenin ona verdiği adla Taşçı Osman. Ellerinden taş yontuluyor gibiydi, o eller. Şimdi kapı kilitli, camlar soluk. İçeride ne var bilmiyorum; belki sadece toz ve ışık.
Yanı başındaki mezarlığa geçtim. Taşlara işlenmiş tarihler: 1921–1993. Bazen bir hayatın özeti o kadar dar bir aralığa sığar. Dudaklarımı kıpırdattım, dua mı ettim bilmiyorum — belki sadece selam verdim.
Birkaç adım ötede pembe-sarı duvarlı ev duruyordu. Babaannem Hacer'in, halam Fadime'nin evi. Duvarda bir uydu anteni. Taşla teknoloji arasında, zaman kendini ele veriyordu — hiç konuşmadan.
Eşeğin Adımlarıyla Ölçülen Yaz
İstanbul'dan Develi'ye her gidişimiz, aşağıdan yukarıya bir yürüyüşle başlardı. Aşağı Everek'te anneannem ve dedem; Yukarı Fenese'de baba tarafı. İki mahalle, iki dünya. Aşağıda musluktan akan su; yukarıda yoktu. Bu basit fark her şeyi belirliyordu.
Su, eşekle taşınırdı.
O hayvanın sabırlı, yavaş adımlarını hâlâ duyar gibiyim. Güğümler yanlarında sallanarak, güneş tepede yanarken, dar sokaklar boyunca o ritim. Çocuk aklım bunda hiçbir eksiklik görmüyordu — aksine, o taşıma töreninde büyük bir düzen vardı, bir anlam vardı. Şimdi anlıyorum: zorunluluk da bir tür ritüele dönüşebilir, eğer yeterince uzun yaşanırsa.
Keyşin Havuzu: Cesaret ve Serinlik
Develi'nin çocuklara ait olan tek gerçek adresi buydu: Keyşin Havuzu. Adın kökeni büyük ihtimalle "keşiş" — rivayete göre yaklaşık dört yüz yıl önce Ermeni asıllı bir keşiş tarafından yaptırılmış, sonra Papaz Yeğişe tarafından restore edilmiş. Zamanla halka açılmış, bir toplumsal buluşma noktasına dönüşmüş.
Erciyes'ten gelen buz gibi su, kayaların arasından aynı debiyle akıyordu yıllar boyunca. Haftada bir temizlenir, şort kiralanırdı. Hijyen mükemmel değildi — kulak iltihaplaması bu hesabın öngörülen bir kalemi sayılırdı. Ama orada öğrenilen sadece yüzmek değildi; öğrenilen gözü karamaktı. Havuza ilk atlayan olmak, suyun soğukluğundan çığlık atmadan çıkmak. Küçük cesaret törenleri.
Bugün işletmesi ilk sahiplerinin üçüncü kuşak torunlarınca yürütülüyor. Bazı şeyler devamlılık taşır — su gibi, kayadan kaynayan.
2016: Su Var, Üretim Yok
Aynı sokakları yürüdüm ama içlerinden ses gelmeyen evler vardı. Çocukluğumun o üretken kuşağı — taş üstünden ekmek çıkaran, ahırda günü düzenleyen insanlar — artık orada değildi. Şehre göçmüşlerdi ya da hayatta değillerdi.
Bir akrabam bana döndü:
Ürettiğim su parasını bile karşılamıyor artık.
Bu cümle içimde bir şeyi yerinden etti. Eskiden su yoktu, ama üretim vardı. Şimdi su var, ama üretim yok. Bu ters orantı tesadüf değil — modernleşmenin, göçün, tarımsal ekonominin çöküşünün kristalleşmiş bir ifadesi. Bir jeofizikçi olarak zemin hareketlerini ölçerim; ama kültürel kaymalar bazen daha sessiz, daha kalıcı olur.
Aktarılabilir Kılmak
Bir zamanlar gidecek bir yerim vardı. Sadece bir adres değil — insanları olan, kokusu olan, sesi olan bir yer. Anneannem, dedem, halam, amcam. Şimdi o insanlar şehirlerde; köy hâlâ orada ama boş.
Ben kentte doğdum ama köyü yaşadım. Hem musluğu hem eşeği gördüm. Çocuklarım bu ikisini bir arada yaşayamayacak. Belki burada bir Köy-Kent Çocuk Değişim Programı gibi bir fikrin değeri var — çocukların karşılıklı evlerde bir hafta misafir kalması, hayvan bakımı, tarla işi, üretim atölyeleri. Empatiyi kitaptan değil, ellerini toprağa gömerek öğrenmesi.
Çünkü bazı bilgiler metne sığmaz. Eşeğin yükünü tutan ellerin ağırlığını, suyun o ilk soğuk temasını, hasat sabahının sesini — bunlar yaşanarak bilinir, başka türlü değil.
Araba ile Develi'den ayrılırken dikiz aynasında taş evler küçülüyordu. Düşündüm: Biz hangi anıları aktarabiliyoruz, hangilerini kaybedip gidiyoruz — ve bu farkı fark etmek için ne kadar geç kalıyoruz?