🌌📖 Bilimle İğneyle Kuyu Kazmak — Anı
İğneyle Kuyu: Bir Take-Home Sınavın Anatomisi
Kişisel Gözlem · Bilimsel Perspektif · Prof. Dr. Ali Osman Öncel
İğneyle Kuyu: Bir Take-Home Sınavın Anatomisi
Bu sabah telefonum titredi. 🌌📖 Bilimle İğneyle Kuyu Kazmak sayfasına da not düşeceğim bu anıyı — ama önce o sabahı anlatmalıyım. Prof. Dr. Ömer Alptekin hocamdan kısa bir mesaj geldi: "Bilim iğneyle kuyu kazmaktır." Ekranı kapattım, bir süre öylece oturdum. Dışarıda İstanbul yine kendisiydi — gürültülü, aceleci, her şeyi bilen. O mesaj ise beni otuz yıl geriye, Beyazıt'taki o dar koridorlara çekip götürdü.
Tebeşir Tozu ve Devasa Formüller
Jeofizikte Matematik Yöntemler. Adı bile ağırdı. Ders saati 3-0-0: üç saat teorik, uygulama yok, laboratuvar yok. Sıfır, sıfır. Yani formüllerin içinden yüzmeyi öğrenecektin ama havuza girmeden.
Ömer hoca her hafta gelirdi; elinde kendi el yazısıyla çevirdiği notlar. Baskı altın değerindeydi o yıllarda — internet yoktu, cep telefonu yoktu, dünyanın geri kalanına açılan pencereler kütüphaneye sipariş edilen kitaplar ve abone yaptırılan dergilerdi. Hoca tahtaya dönüyor, tebeşiri kaldırıyor, ardından başlıyordu: satır satır, formül formül, devasa türevler, integral açılımları, matris dönüşümleri. Zaman zaman döner, kısa bir açıklama yapardı. Ama büyük zamanın çoğu o formüllerin yazılmasıyla geçerdi.
Şimdi aynı dersin hâlâ tebeşirle anlatıldığını duyunca şaşırdım açıkçası. Sonra düzelttim kendimi: asıl mesele tebeşir değil, sırta dönmek. Tahtayı doldurmakla öğretmek arasındaki o ince çizgi.
Ama Ömer hocanın sırtı hiçbir zaman tam anlamıyla bize dönük değildi. Bunu o zamanlar tam kavrayamamıştım.
Beyazıt'ın Bahçesinde Bir Öğleden Sonra
Bölüm binamız müstakil bir yapıydı. Küçük, kendi içinde kapalı bir dünya: kantinde herkes birbirini tanırdı, bahçede öğleden sonraları voleybol maçları kurulurdu, hocalar kantinde öğrencilerle selamlaşırdı. İstanbul'un tam merkezinde olmak ayrıcalıktı — Hergele Meydanı'nda tüm bölümlerin öğrencileri karışır, tanışırdı.
O dönemin bağlantısı buydu: yüz yüze, sesle, dokunuşla. Deniz aşırı konferanslar, overseas travel support ile sürekli güncellenen bilim insanları değildik henüz. Olanaklar kısıtlıydı. Bu kısıtlılığın içinde ne yapabileceğimizi öğrenmek zorundaydık.
Final sınavı yaklaşırken tüm bunları düşünmüyordum tabii. Aklım formüllerdeydi.
Soru Kâğıdı ve O Bakış
Sınav günü geldik. Ömer hoca elinde bir demet soru kâğıdıyla içeri girdi, dağıttı. Yirmi soru. Önce sorulara baktık — sorular, cevabı yazılacak sorulara benzemiyordu. Sonra birbirimize baktık. Sonra hocaya.
"Gidebilirsiniz."
Sessizlik.
"Take-home sınavı. Yirmi dört saatiniz var."
İngilizce bilmesek "What?" diyecektik. Öyle bir yüzle baktık zaten. Nasıl yani? Soruları alıp gidecektik, evde mi çözecektik? Kopya mı çekebilirdik birbirimizden? Peki neden böyle bir şey yapardı hoca?
O anda hiçbirimizin aklına gelmedi asıl soru: Bu soruları kimse yirmi dört saatte çözemez miydi zaten?
İğne, Kuyu ve Matematik Bölümü
Soruları paylaştık aralarımızda. Ben doğrudan Beyazıt'taki Matematik Bölümü'ne gittim. Kapıları tek tek çaldım:
"Hocam, matematik sınavımız var, bu soruları çözemedik, yardımcı olur musunuz?"
Bir uçtan öbür uca kadar gezdim koridoru. Her kapıda aynı cümle, her kapıda aynı yanıt:
"Benim alanım değil, maalesef."
Geri döndüm. Arkadaşlarla toplandık. Ne olacak? Sonunda Jeofizik kütüphanesine girdik, kitapları karıştırmaya başladık. Ve yavaş yavaş, sayfalar arasında bir şey belirdi: her sorunun anahtarı bir kitabın derinliklerinde saklıydı. Hoca tüm jeofizik kitaplarındaki çözümlü matematik sorularını toplamış, listelemiş, bize vermişti.
Kitaplara gömülü cevapları bulduk. Dersi geçtik.
Bugünden Geriye Bakarken
Bugün lisansüstü doktora projesi hazırlıyorum; yapay zeka tabanlı istatistiksel analiz, sınavlar uygulama temelli. Öğrencimle paylaşırken içimde bir ses: Bu soruları Google'a sorarlar, ChatGPT'ye sorarlar. Haklı da. Herkesin her şeyi bildiği ya da bildiğini sandığı bir çağ bu. Birkaç makale, birkaç unvan — ve insanlar etrafınıza öyle bir toplanır ki siz de inanmaya başlarsınız bilmedik bir şey kalmadığına.
Ömer hocanın mesajı tam o noktada geldi bu sabah. Bilim iğneyle kuyu kazmaktır.
O sınav bize formül öğretmemişti. Bize şunu öğretmişti: Cevabı bilmiyorsun, ama cevabın nerede saklı olduğunu bulabilirsin. Doğrudan çözmek değil, kaynak tarama disiplini. Deprem öncesinde ne olduğunu bilmiyoruz — ama bir gün bileceğiz. Hangi gün? Bilemiyoruz. Bu cehaletle barışmak, iğneyi kuyuya her gün yeniden sokmak demek.
Allah Ömer hocama sağlık versin. Hakkı ödenmez.
Döngü Kapandı — Akşam 18:58
Bu anıyı yazıp paylaştıktan saatler sonra, 15 Haziran 2026 akşamı saat 18:58'de telefonum yeniden titredi. Ömer hocadan mesaj:
"Sevgili Kardeşim Ali Osman,
Beni çok mutlu eden anıları hatırlatan mesajın için çok teşekkür ederim. Benim en büyük mutluluğum sizleri tanımak ve birlikte çalışmak olmuştur, Allah'a hamdediyorum. Sizlerin gayret ve özverisi ile yetişecek genç araştırıcılarla gönlümüzde hep yaşayan araştırma hedeflerine ulaşacağız inşallah. Bu vesile ile tüm dostlara ve öğrencilerime selam ve sevgilerimi sunuyorum."
— Prof. Dr. Ömer Alptekin, 15 Haziran 2026, 18:58
Sabah yazdım, akşam cevap geldi. Bilim iğneyle kuyu kazmaktır — ama o iğneyi tutan eller, yıllar sonra da aynı sıcaklıkla selamlıyor birbirini. Hocam hâlâ orada, hâlâ aynı gönülle.
Peki ya siz — hiç kendinizden daha büyük bir soruyu çözmek için yanlış kapıları çalmak zorunda kaldınız mı? Ve o kapılar kapanırken, asıl cevabın tam önünüzde durduğunu fark ettiğiniz an nasıl hissettirdi?
