Tarhana Çorbasından Dünya Çapında Bilime: Bir Profesörün İlham Veren Doktora Yolculuğu
Bir Akademik Mirasın ve
Fraktalların Derin Destanı
Stanford'dan Socorro'ya, İskoçya'dan Kuzey Anadolu'ya — fraktalların izinde otuz yıllık bilim yolculuğunun edebi destanı.
Bir Akademik Mirasın ve Fraktalların Derin Destanı
Gözlem No: 13 · Stanford'dan Socorro'ya, İskoçya'dan Kuzey Anadolu'ya Uzanan YolGüneş, ufuk çizgisinin ardında son kızıllığını serpiştirirken ben, bedenimin sınırlarını zorlayan bir egzersizin en çetin dakikalarındaydım. Total Body antrenmanının ritmi, kaslarımın yakıcı feryadına karışmış; nabzımın uğultusu ise dış dünyayı neredeyse tamamen silip süpürmüştü. Zihin, bedenin kalın duvarlarına sığınmıştı. İşte tam o an, en kıymetli rehberim olan Ömer Hocam, sessizce hayatımda belirip yok olmuştu — bir cevapsız çağrı olarak.
Telefon ekranında süzülen o not, kısa ama köklü bir derinliğe sahipti: "Müsait olunca beni arar mısın?" Bu mütevazı davetin ardında otuz yıllık bir zaman yolculuğunun ilk kıvılcımı saklıydı. Eve döndüğümde Yusuf'un Taşacak Bu Deniz melodileri arasında hocamı aradım; karşıma çıkan kıymetli eşi Meral Hanım, hocamın o gün okuduğu bir şeyden dolayı çocuksu bir heyecanla dolduğunu fısıldadı:
"Bugün Ömer Bey bir şeyler okurken öyle mesut oldu ki; o çocuksu heyecanını görmeliydin. Herhalde o huzurun şevkiyle, seni o mutluluğa ortak etmek için aramıştır."
Bu heyecanın kaynağı, kurucusu olduğum Doğa ve Deprem Bilimi Topluluğu'nda paylaştığım Prof. Dr. Ali Osman Öncel'in otuz yıllık doktora hikâyesiydi. Hocamın her satırımı bir sahafın nadide yazmayı incelemesi gibi takip ettiğini o an tam anlamıyla kavradım.
I. 1993 Kırılması: "Ali Osman, Mandelbrot'u Bul!"
Her şey 1993 yılında, Ömer Hocanın önüme bir makale atmasıyla başladı. Makale, San Andreas fayının kompleks yapısını fraktal boyutuyla analiz ediyordu — yöntem olarak kutu sayma tekniği kullanılmıştı. Makaleye baktım; adamın kutuları nasıl oluşturduğunu, boş-dolu istatistiğini nasıl kurduğunu anlamaya çalıştım. Hocamın o günkü emri vizyonerdi:
"Ali Osman, Mandelbrot'un kitabını bul!"
1982 tarihli Fractals Everywhere adlı bu eser, doğadaki düzensizliğin içinde gizli bir düzen olduğunu savunuyordu. Yıllar sonra yerbilimlerinin kendi devini de buldum bu yolda: Donald Turcotte'un 1992 tarihli Fractals and Chaos in Geology and Geophysics adlı eseri, aynı ilkeyi doğrudan jeoloji ve sismoloji diline çeviriyordu. Karşıma baktığımda dağlar, göller, bulutlar vardı — hiçbiri ne bir noktaya, ne bir çizgiye ne de düzgün geometrik bir yapıya benziyordu; ama hepsine yaklaşıyordu. Topolojik boyutun tam sayıların (0, 1, 2, 3) arasındaki o gizemli bölgesi: işte fraktalın yurdu buydu. Bir fay zonunun karmaşıklığı ne kadar yüksekse boyutu 1 ile 2 arasında bir değer alıyor; bu değer o yapının indüklenmiş sismisite kapasitesini ve geometrik pürüzlülüğünü doğrudan tanımlıyordu. Depremlerin dağılımı sıfıra yaklaşıyorsa noktasal bir küme, bire yaklaşıyorsa çizgisel bir yapı, ikiye yaklaşıyorsa bir fay zonu düzlemi… Türkiye'de yer bilimlerinde bu analizi doktora düzeyinde yapan ilk kişi olma yolculuğum böylece başladı.
II. Aykut Barka ve 1/100.000'lik Atlasın Sırrı
Veri meselesi önümde duruyordu: Türkiye'nin 1/1.000.000 ölçekli kırık verisi vardı ama o ölçekte Kuzey Anadolu Fayı dümdüz bir çizgiden ibaretti; Erzincan'dan İzmit'e hiçbir detay yoktu. Elimde ne olduğunu bilerek, merhum Aykut Barka'nın ofisine gittim — Kuzey Anadolu Fayı'nı sahadaki kayma miktarlarını gözlemleyerek inceleyen, bu konuda Türkiye'de ilk makaleyi yazan insanlardan biri. Ona Edinburgh'a gideceğimi, fraktal analiz yapacağımı anlattım. Hoca büyük bir 1/100.000'lik atlas açtı, üzerine aydınger kağıdı koydu ve Erzincan'dan İzmit'e kadar fay hatlarını tek tek çizmeye başladı. Sonra bana döndü:
"Ali Osman, bunu yaparsan 10 derece yükseleceksin."
"Talih kuşu başıma kondu," diye düşündüm içimden. Ancak eline aldığım o aydınger kağıdını incelediğimde çarpıcı bir şey fark ettim: 1/1.000.000'dan 1/100.000'e geçilmişti ama detay artmamıştı — yalnızca aynı çizgiler daha büyük ölçekte yeniden çizilmişti. Fotokopiyle zoom yapılmış gibiydi. Bu fraktalların ta kendisiydi; ölçek değişse de yapı kendini tekrar ediyordu.
Sonunda o 1/1.000.000'luk telif haritayı kullandım, kutularımı koydum ve TÜBİTAK dergisine gönderdim. 1996 yılıydı; bölümde ilk bilgisayarı alan bendim, neredeyse bir yıllık maaşımı o makineye vermiştim. Kutuları elle, manuel olarak saydım — bilgisayar yoktu. Dergi cevabı geldiğinde hakemler listesinde bir isim dikkatimi çekti: Aykut Barka. Beni 10 derece yükseltecek diye aydınger kâğıdına çizen hoca, şimdi karşımda hakemdi. Ve dedi ki:
"Bu ulusal diri fay verisi %80 elde çizilmiştir, güvenilmez. Bu nedenle çalışma kabul edilemez."
O verileri bizzat kendi kalemiyle çizen insandı bu. Çalışma yayınlanamadı. Allah rahmet etsin — bu, verinin mutlak dürüstlüğü ve akademik sorumluluk üzerine hayatımın en sert dersi oldu.
III. Edinburgh: Vize, Tarhana ve Yazılım Mücadelesi
Edinburgh'a gitmek kolay olmamıştı. İngiltere vizesi için bankada para göstermeleri gerekiyordu; biz ise parayı genellikle evde saklardık — yastık altı derlerdi. Parayı bankaya yatırdık, altı aylık tek giriş vizesi verebildiler. Giderken de İngiltere'nin pahalılığını bilerek elimizden geleni götürdük: tarhana, zeytin, peynir.
Edinburgh Üniversitesi'ne (bugünkü adıyla School of GeoSciences) vardığımda karşımda Ian Main vardı. Hocamın benden önce orada bir doktora tezi yaptırdığını biliyordum — San Andreas fayındaki geyzer depremlerinin fraktal analizini. Doğal olarak sordum: bu analiz için hangi yazılımı kullanmışlardı, kullanabilir miydim? Hoca reddetti:
"Başkasının yazılımını kullanırsan tekniğin detayını anlayamazsın."
Bölümümüzde bilgisayar dersini tahtada görmüştük — tek tek sayıları toplamakla başlamıştık. Ama şimdi gerçek bir program yazmam gerekiyordu. Üniversite 24 saat açıktı; gece gündüz çalıştım. Yazılım danışmanlarından randevu aldım, kütüphaneden rutin kütüphaneler topladım, benzer yapılar için örnekler inceledim. Neredeyse bir buçuk ay, programı yazmak ve test etmekle geçti. Sonunda bitti. Hoca baktı ve dedi ki: "Tahmin ettiğimden çok daha hızlı bitirdin, kalmana gerek yok." Ama gitmeden önce masasına oturdu, kâğıt kalemi aldı ve ders verdi.
Maddi cephede de beklenmedik bir yardım eli uzandı. Azerbaycanlı bir kimya profesörü vardı — doksanlı yıllarda pek çok Azerbaycanlı akademisyen ülkemize gelmiş, matematik ve kimya gibi temel bilimlerde ders vermişti. Onun Edinburgh'ta evi olan bir arkadaşı varmış. "Seni halledelim," dedi, ayarladı. Salonun arkasında küçücük bir oda — ufak olduğu için aylık ücreti de ufaktı: 200 sterlin. Tarhana, zeytin ve peynir de yanımdaydı. Allah öyle yardım etti. O doktora çalışmasında bir Azerbaycanlı kimya profesörünün de emeği var.
Ian Main'in o son dersi şöyle başladı:
"Ali Osman, sakın önce tezini yazma; önce saygın bir dergide makaleni yap."
Türkiye'de sistem önce doktora tezi diyordu — özgünlük tezde ispat edilirdi. Ama bilim bilgi o kadar hızlı eskiyordu ki, tez yazılıp savunulana kadar alan çoktan değişmiş olabilirdi. Ian Main haklıydı: önce iyi bir dergide yayın, sonra titr. Hemen kâğıdı kalemi aldı; makale adını yazdı, bölümleri paylaştırdı. "Veri ve yöntem kısmını sen yaz," dedi, "giriş ve sonuç kısmına ben katkı yaparım, zaten bu konuda çalışmalarım var."
İsim sırası da bir mirasın tesciliydi: Ben, Ian Main, Ömer Alptekin — ve bir isim daha. Danışmanım olmasa da süreç boyunca bana büyük yardım eden Patience Cowie vardı; Edinburgh'da Ian Main'in yakın çalışma arkadaşı, fraktal geometri ve fay mekaniği üzerine önemli çalışmalar yapmış bir akademisyen. Hakkını ödeyemezdim; o yardımı bir karşılık beklemeden vermişti. İsmini de listeye ekledik.
Makalemiz Tectonophysics'e gönderildi. Cevap geldiğinde hakemler listesine baktım: Yan Kagan — UCLA ve Keisuke Ito — Kobe Üniversitesi. İkisi de fraktal analizde onlarca makale yazmış dev isimler. Her birinden makale uzunluğunda, on sayfalık yapıcı eleştiri geldi. İlk tepkim "oh be, en azından reddetmediler" oldu — ama adamlar öyle bir eleştirmişti ki... Biz buna constructive comments diyoruz: şunu şöyle yap, bunu ekle, bunu çıkar. Onların katkısıyla makalenin içi zenginleşti. Kabul yazısı geldiğinde doktora tezimi yazmaya başladım — makale yayına çıkmadan önce tezi savundum, dergi biraz gecikti; ama sıra doğruydu. Hocam haklı çıkmıştı.
V. Ömer Hocanın Stanford ve New Mexico Serüveni
Bu süreçte Ömer Hocamın kendi geçmişindeki çetin yollar da aydınlandı. Stanford Üniversitesi'nde, ana dillerinin avantajıyla hızlıca projelerini bitiren Amerikalı akranlarının yanında, o kavramları anlamak için sabahlara kadar dirsek çürütmüştü. Aylık 180 dolarlık mütevazı burs ve San Francisco'nun pahalılığı onu bir yol ayrımına itmiş; Kaya Mekaniği tutkusuyla New Mexico School of Mines'a geçmesini sağlamıştı.
Orada, mikro deprem sismogramlarının öncüsü Prof. Dr. Allan R. Sanford'un öğrencisi oldu. Sanford, arazide sismometre yerleştirirken karşılaşılan o çıngıraklı yılan üzerinden saha disiplinini öğretmiş ve şöyle takılmıştı:
"Omir! Bakıyorum da öldürdüğün o devasa yılan aslında o kadar da büyük değilmiş... Eğer korkuyorsan söyle, seni bir daha bu tehlikeli alanlara yollamayayım."
Hocam ise gülümseyerek yanıtlamış: "Yılandan korkmayan başka arkadaşlar varsa onlara öncelik verebilirsiniz." Doktora savunmasında ise Sanford, titreyen elleri görüp babacan bir teselli sunmuştu: "Pek çoğu kendi yazdığını bile okumadan sınava giriyor, sakin ol."
VI. Bir Mirasın Doğuşu ve Geleceğe Yemin
Altmış dakikayı aşan o telefon görüşmesi, sadece bir hasbihal değil, Doktora Hikâyeleri projesinin sessizce tescil edildiği kutlu başlangıçtı. Hocamın 1993'te masama bıraktığı o fraktal tohumun, bugün binlerce öğrenciye ulaşacak bir ormana dönüşme vakti gelmişti. Telefonu kapatırken kurduğum mühür cümle, bu akademik vefanın senedidir:
"Hocam, müsaadenizle; sizin bu akademik mirasınızı, o eşsiz hikâyenizi bizzat kalemimle kağıda dökeceğim."
O an, bilim yolunun duvarlarına çarpıp silinmek yerine iz bırakan adımların edebiyata dönüşme hakkı tescil edildi.
Bilim, soğuk verilerin soğuk sayfalarında değil; bir ustanın nefesinin sindiği satır aralarında ve sahanın tozunda edebiyata dönüşerek ölümsüzleşir.
Fraktallar bize şunu öğretir: En karmaşık yapılar bile basit bir kuralın defalarca tekrarından doğar. Bir hocanın 1993'te masaya bıraktığı tek bir makale; onlarca yıl sonra Edinburgh'un soğuk kütüphanelerinde yazılan kodlara, Kuzey Anadolu fay hatlarının aydınger kâğıdına aktarılmasına, binlerce deprem verisinin analizine ve nihayet bu satırlara dönüştü. Gerçek miras, aktarılan bilgi değil; aktarılan meraktır.
Bu edebi metnin tohumları, doktora serüvenini anlattığım aşağıdaki videoda atıldı. Meral Hanım'ın haber ettiği o çocuksu heyecan, işte bu paylaşımın yankısıydı.
Comments
Post a Comment