📚 Çanakkale’de Bir Kütüphane Ziyareti ve Deprem 101 Gönüllülüğü
Kütüphaneden Bir Deprem Dersi Doğuyor
Kişisel Gözlem · Bilimsel Perspektif · Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Kütüphaneden Bir Deprem Dersi Doğuyor
13 Temmuz 2021, Çanakkale. Kütüphaneye girdiğim an, elimde hâlâ görevliye bırakacağım bilgi notuyla, kendime sormadan edemedim: bir deprem mühendisi neden bir kütüphanede duruyor, neden burada bir eğitim önerisi bırakıyor? Cevap basit görünüyor önce — çünkü bilgi, sismografın iğnesinden önce insanın zihnine ulaşmalı. Ama basitliğin altında daha uzun bir soru bekliyor.
Görevliye bıraktığım not kısaydı: her ay bir kere "Halka Açık Deprem 101 Eğitimi" vereceğime dair bir söz. Yeni açılmış bu kütüphane, akşam 22:00'ye kadar açık kalıyor, klima sistemi var — yaz sıcağında bile bir çalışma konforu sunuyor. Küçük bir ayrıntı gibi görünse de, bende hemen başka bir soruyu tetikledi: neden bizim şehirlerimizde kütüphaneler hâlâ bu kadar az, bu kadar görünmez?
Bir Mekân Sorusu: Neden Kütüphane?
Japonya'da ve Kanada'da bulunduğum zamanlarda fark ettiğim bir şey vardı: bir aile yeni bir şehre yerleştiğinde ilk uğradığı yerler arasında kütüphane oluyordu. Bu benim için uzun süre tuhaf bir gözlem olarak kaldı — sonra anladım ki mesele sadece kitap değil. Mesele, bir ailenin ihtiyaç duyduğu her türlü konforun tek bir çatı altında toplanması: sessizlik, serinlik, güvenlik, zaman geçirilebilecek bir alan. İnsanlar kütüphanede kitap okumak için değil, orada olmak için de zaman geçiriyor.
Peki bizde neden böyle değil? Kütüphane sayısının artması gerektiğini düşünüyorum ama bu bir alt yapı meselesinden çok bir alışkanlık, bir kültür meselesi gibi duruyor önümde. İnsanların uğrak mekânları listesinin başında kütüphaneler olmalı — ama bu cümleyi kurarken bile kendimi bir dilek cümlesi kurar gibi hissediyorum, bir gözlem cümlesi değil.
Kütüphane sayısı artmalı, insanların uğrak mekânları başında kütüphaneler olmalı.
Üyelik, Bürokrasi ve Küçük Bir Sürpriz
Üye olmak için başvuru yaptığımda beklenmedik bir şey öğrendim: ulusal kütüphane üyeliğim zaten varmış. Üç kitap ödünç alma hakkım olduğunu fark ettim. Bu küçük bir ayrıntı, ama benim için anlamlıydı — sistemin bir yerlerde zaten beni tanıdığını, benim de sistemi yeterince tanımadığımı gösteriyordu. Belki de mesele burada: kütüphaneler var, sistemler var, ama bu sistemlerle kurduğumuz temas o kadar seyrek ki, kendi hakkımızı bile sonradan öğreniyoruz.
Konferans Salonu ve Bir Gönüllülük Teklifi
Yeni kütüphanenin bir konferans salonu vardı. Orada durduğumda, elimdeki not bir anda başka bir anlam kazandı: her ay bu salonda "Halk İçin Deprem 101 Açık Ders" vermeye gönüllü olduğumu belirttim. Burada kendi mesleki gözlemimle kişisel deneyimim kesişiyor — bir deprem mühendisi olarak bildiğim şey, halka ulaşmadığı sürece bir işe yaramıyor. Bilginin laboratuvarda, makalede, konferans salonunda kilitli kalması, tam da önlemeye çalıştığımız kırılganlığın bir başka türü değil mi?
Açık Kalan Soru
Bu ziyaret aslında küçük, gündelik bir andı — bir kütüphaneye girmek, bir not bırakmak, bir formu doldurmak. Ama her küçük an gibi, daha büyük bir soruyu da beraberinde taşıyor: bir toplum, deprem gibi kaçınılmaz bir gerçekle nasıl barışık yaşar? Belki cevap, sismik izolasyon teknolojilerinde değil, klimalı bir kütüphanede akşam 22:00'ye kadar oturup bir kitap karıştırabilme rahatlığında saklı. Belki de değil. Bu soruyu açık bırakıyorum — tıpkı o kütüphanenin kapılarının hâlâ açık olması gibi.