📝 İdealizm ve 2018 Deprem Miladı

Bir Doktorun Gülümsemesi · JeoTurizm EduPanel
JeoTurizm EduPanel · Hatıra Yazısı
Bir Doktorun Gülümsemesi
Prof. Dr. Ali Osman Öncel · aliosmanoncel.blogspot.com · 2026
🕰️ Hatıra Yazısı

Bir Doktorun Gülümsemesi

Kişisel Gözlem · Bilimsel Perspektif · Prof. Dr. Ali Osman Öncel

📅 1 Temmuz 2026 ⏱️ ~4 dk okuma 🖊️ JeoTurizm EduPanel
🌐 Dil:
Bir Doktorun Gülümsemesi

Bir Doktorun Gülümsemesi

Zamana Karşı Bir Sabah

Randevu günüm 30 Haziran'dı; ama Kayseri-İstanbul arası gidiş-gelişin yorgunluğu üzerimdeydi — ailemizde bir cenaze vardı ve pazar akşamı dönmüştüm. Günü unutmuştum, ama tarihi tuhaf bir şekilde aklımda tutmuştum. O sabah her zamanki gibi bilgisayarımı açtığımda ekranda "30 Haziran" yazdığını gördüm ve birden hatırladım: randevum saat 10:58'deydi, saatim ise 10:00'u gösteriyordu. Beylikdüzü'nden Murat Dilmener Hastanesi'ne yetişmem gerekiyordu.

Bu küçük bir telaş değildi; Sağlık Bakanlığı'nın çok yerinde bir kuralı var: randevusuna gelmeyen hastaya, aynı anabilim dalından 15 gün içinde ikinci bir randevu verilmiyor. Arabanın benzini de akşamdan bitmişti; önce benzinliğe uğradım, sonra Yandex'i açtım. Uygulama trafiğin açık olduğu güzergâhları deniyordu — önce Yakuplu, sonra Avcılar, sonra Şefaköy, derken Yeşilköy istikametinde hastaneyi buldum. "Geç gitmek, hiç gitmemekten iyidir" diye düşünerek yola devam ettim; trafiğe rağmen on beş dakika gecikmeyle vardım.

Kayıt kısmında geldiğimi teyit ettim. "Bekleme odasında ekrandan sıranızı takip edebilirsiniz," dediler. Eski günler geçti aklımdan; eskiden hastalar isim yazdırır, içeriden bir görevlinin seslenmesini beklerdi. Beklerken ismimin ekranın en tepesinde belirdiğini gördüm; devlet hastanelerinde genelde sesli anons yapıldığını bildiğimden, anons edilince gireceğimi düşündüm. Emin olmak için sordum: "İçeri girmeniz gerekiyor," dediler. Eskiden bu süreci Halkla İlişkiler görevlileri öğretim üyeleri için ayrıca yürütür, yol gösterirdi; o an fark ettim ki artık öğretim üyesi olmanın hasta olarak sağladığı bir öncelik kalmamış. Hızla içeri yöneldim.

Karşımda cam bir kapı vardı. Aklım yine eskilere gitti: içeriden biri kapıyı açacak, ismimle çağıracak sanmıştım. Kimse çağırmadı. Baktım bir el sensörü var; denedim, kapı açıldı. İçeride bir kapı daha, bir sensör daha — elimi uzattım, o da açıldı. İçeri girdiğimde, hastasını bekleyen genç bir doktor vardı. "Ali Osman Öncel siz misiniz?" diye sordu. "Evet," dedim.

Muayene Odasında

Ama "genç" demek onu tam anlatmıyor; ondaki şey yaştan çok bir duruştu. Sorularımı dinlerken gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Şikâyetlerimi sıralarken, teşhise giden yolu adım adım kurduğunu hissettim; acele etmiyordu. Sonra reçeteyi yazmaya başladı. Bugünün alışkanlığı e-reçetedir; ekrana birkaç tıklama, yazıcıdan bir kâğıt. Ama o, ilaçları tek tek elle yazdı — kalemi kâğıda değdirerek, her satırı ayrı ayrı düşünerek. O anda fark ettim ki bu küçük bir ayrıntı değildi; işini doğru yapan insanların o sessiz imzasıydı. Böyle insanlar hep dikkatimi çekmiştir; belki de çünkü nadirdirler.

İçimden bir şey taştı o an; ağzımdan birden şu cümle döküldü: "Ne varsa İÜ Cerrahpaşa'da var." Sonra kendimi tanıttım — mühendislik fakültesinde çalıştığımı, deprem mühendisliği konularına yoğunlaştığımı söyledim. Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz odanın havası değişti; doktorun gözlerinde bambaşka bir merak belirdi. Konu artık depreme gelmişti.

Depremin Girdiği Oda

"Buralarda deprem riski nedir?" diye sordu. Sesinde hem meraktan hem de belli belirsiz bir kaygıdan izler vardı. "Murat Dilmener Hastanesi tek katlı, prefabrik bir yapı," dedim; "bu açıdan en güvenilir hastanelerin başında gelir." Yüzünde küçük bir rahatlama gördüm.

"Peki Yeşilköy'de durum nedir? Ben orada oturuyorum," dedi. Sorularımı sıraladım: Kaç katlı? Bodrumu var mı? Ne zaman yapıldı? Dört katlı, bodrumlu, dört yaşında bir binaymış.

"En güvenilir yerde oturuyorsunuz," dedim. Sonra açıkladım: genelde beş kat olunca mimariye bir bodrum daha eklenir; ama Çanakkale gibi deprem riski yüksek, eski tarım arazilerinin çanak biçiminde olduğu yerlerde, zemin bodrum için elverişli olmadığından ya binalar dört katta kalmış, ya da yeni yapılanlar dört kattan yükseğe çıkmamış. Onun binası ise 2018 Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği'ne göre inşa edilmiş olduğu için güvenilirdi. Bana göre Türkiye'de en önemli milat 2018'dir; çünkü hem ilk modern deprem yönetmeliği o yıl yürürlüğe girmiş, hem de güncel deprem tehlike haritası o yıl tamamlanmıştır. Bu iki gelişme birlikte, ülkenin depremle ilişkisinde sessiz ama köklü bir dönüm noktası oluşturur.

Bazen bir insanın oturduğu binanın güvenliğini ona söylemek, aslında ona hayatının bir kısmını geri vermek gibidir.

Beyaz Önlüğün Arkasındaki Hayat

"Uzmanlığınız bitti mi?" diye sordum. Bu soruyu sorarken aslında kendi evimdeki bir gündemi de düşünüyordum: kızım bu yıl Diş Hekimliği Uzmanlık Sınavı'na hazırlanıyor, İstanbul dışına gitme ihtimali yüksek. Ama bunu söylemedim, içimden geçirdim yalnızca. Gülümsedi. "Üç ay kaldı," dedi. "Sonrası zorunlu hizmet değil mi?" diye sordum. "Evet," dedi.

Ona kendi hikâyemi de anlattım: Daha bir gün önce Kayseri-İstanbul güzergâhından arabayla gidip gelmiştim; ailemizde bir cenaze vardı. "İnsan bu güzergâhı görünce, İstanbul'un kalabalık ortamının insan ruhuna ne kadar iyi gelmediğini anlıyor," dedim; "ülkemizin taşı toprağı cennet gibi." İkimiz de bir an sustuk.

Sonra sözünü sürdürdü: "Üç ay sonra eşimle tayinimiz ayrı yerlere yapılacak; eş durumundan kaynaklı aynı anda yapılmıyor. Daha sonra eş durumundan tayin isteyeceğiz." Bu cümleyi duyunca içimden bir soru geçti, söylemedim ama düşündüm: En baştan, eş durumuna istinaden birlikte, tekli bir atama yapılsa, bu riskli ve gerilimli bekleyiş ortadan kalkmaz mıydı? Sanki sistemin sessizce yarattığı bir ayrılık, iki insanın hayatının ortasına oturuyordu.

Bu düşünceyi kendime sakladım; ama sessizliği doldurmak için kendi geçmişimden bir şey paylaştım: "Bazen yalnız yaşamak da faydalı oluyor," dedim; "beş yıl Çanakkale'de zorunlu görevlendirmeyle kaldım, yeni deneyimler kazandırdı bana." Belki de onun önündeki zorunlu hizmetin de böyle bir tarafı olabileceğini hatırlatmak istemiştim.

Bugüne Dönüş

Sohbet böyle sona erdi. Ama odadan çıkarken aklımda kalan şey, deprem yönetmelikleri ya da bina katları değildi. Aklımda kalan, o ilk karşılamadaki tebessümdü. Büyüklerimiz der ki, tebessüm sadakadır. O gün bunun ne kadar doğru olduğunu, bir hastanın gözünden değil, aynı zamanda dört yıl tıp fakültesi öğrencilerine ders vermiş bir akademisyenin gözünden de hissettim; çünkü onların ne kadar ağır şartlarda eğitim gördüklerini biliyordum. İdealist bir tıpçıyı, yıllar sonra beyaz önlüğün içinde hâlâ dimdik ayakta görmek, bende beklemediğim bir umut bıraktı.


Şimdi kendime soruyorum: Bir insanın işini bu kadar özenle yapması — kalemle tek tek yazılan bir reçete kadar küçük bir jestte bile — neden bizi bu kadar derinden etkiler? Belki de cevap şurada gizlidir: özen gördüğümüzde, aslında sadece tedavi edilmiyoruz; insanlığımızın hatırlatıldığını hissediyoruz. Siz, hayatınızda böyle bir "özen anı" yaşadınız mı — ve o an, sizde ne değiştirdi?

📤
PDF / Word olarak dışa aktar
Times New Roman · Gazete formatı · Baskıya hazır
🗄️ Veri: AHEAD · INGV · ShakeMap
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
JeoTurizm EduPanel · Jeofizik · Deprem Araştırmaları
Edinburgh Üniversitesi misafir araştırmacısı (1993). Türkiye ve uluslararası jeofizik araştırmalarında 30+ yıl. aliosmanoncel.blogspot.com

Popular posts from this blog