🧭 Yanlış Yolun Doğru Hatırası
🧭 Yanlış Yolun Doğru Hatırası
Saklı Şelale'de Hatice'nin Köftesi
Kişisel Gözlem · Bilimsel Perspektif · Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Yazının Özü
Bilinen bir yere gitmek isterken sapılan yanlış bir yol, bizi "Saklı Şelale" tabelalı bir piknik alanına götürür; orada karşılaşılan Hatice Hanım'ın ailesi, bir tencere köfte, iki sokak kedisi ve bir kardeşin adına tescilli iki mağara, aslında planlamadığımız yolların bazen en dolu hikâyeleri sakladığını hatırlatır.
📍 Arabistan yıllarından kalma bir söz — "ala tûl" (على طول), dümdüz git demekmiş — bu yazının omurgasını oluşturuyor.
Yanlış Yolun Doğru Hatırası
Arabistan yıllarımdan kalma, kendi hatırımda taşıdığım bir ifade var: "ala tûl" (على طول) — bana dümdüz git anlamına geldiği söylenmişti. Ama bazı günler vardır; yol dümdüz gitmenize izin vermez. Geçenlerde İstanbul dışında yaşadığımız olay da böyle bir gündü. Bildiğimiz bir yere gitmek isterken yanlış bir yola saptık ve kendimizi "Saklı Şelale Piknik Alanı"nda bulduk.
Köydeki Meyve Ağaçları
Köyde işimiz vardı. Ağaçların meyveleri erken düşmüş, düştükleri yerde çürümeye bırakılmıştı — kimse toplamıyordu. Oysa o ağaçları oraya birileri, bir zamanlar, meyve versin diye ekmişti. Helallik isteyerek ağaçtan elma, incir ve şeftali yeme fırsatı buldum. Tadı güzeldi ama bir süre sonra fark ettik ki meyve karın doyurmuyordu. Öğlen arası daha önce bildiğimiz bir yere gitmeye karar verdik.
Yanlış Yola Sapış
"Burası mı?" diye sordum eşime. "Evet" dedi. Aşağı doğru inmeye başladım ama yol, daha önce bildiğim yola hiç benzemiyordu — uzun, ince, tanıdık olmayan bir yoldu. Bir süre sonra bir tabela çıktı karşımıza:
Saklı Şelale Piknik Alanı
O anda henüz bilmiyorduk; yanlış sandığımız bu yol, bizi yalnızca bir piknik alanına değil, insanların hayatlarına da götürecekti.
Geri dönmeye çalışırken Saklı Şelale tesislerinde çalışan genç bir görevli yardımcı oldu; geri geri geldik. Yolun nereye çıktığını bilmediğim için ilerlemeye cesaret edememiştim — sonradan öğrendim ki o yol, gitmediğimiz ama not aldığımız bir alabalık tesisine gidiyormuş. Dönüş yapacak alan yoktu; geri geri araba sürmek bana hep stres vermiştir. Eşim "Saklı Şelale piknik alanına gir" dedi. Sonunda girdim.
Saklı Şelale ve Ödeme Meselesi
Baktık, orası yalnızca piknik alanı değil; içinde köfte-ekmek de yapılıyormuş. Kredi kartı geçmiyordu; IBAN vardı ama internet çekmiyordu. Önce yiyecek, sonra bağlantının olduğu bir yerde ödeme yapacaktık. Modern hayatın köy versiyonu buydu.
Piknik alanına giriş paralıydı. Arabayı park ettiğimiz için de bir ücret ödeyip ödemeyeceğimizi sorduk. "Yok" dedi, "bizim müşterimiz olduğunuz için vermeyeceksiniz." Hemen suya yakın bir masaya oturduk. Eşim siparişi vermişti. Bana da sordular ne istediğimi. Genelde yemek seçmem; "eşim ne istediyse aynısı olsun" dedim. Menüde balık ve köfte vardı.
Hatice'nin Köftesi
Baktım genç bir çalışan tüplü LPG ile közleri yakıyor; tüpe hortum bağlamış, kaynakçıların yaptığı gibi mangal kömürlerini tutuşturuyordu. "İyi bir teknik" dedim. Etraf meşe ormanı olduğu için kömür de meşe kömürüymüş.
Meşe kömürünün daha yavaş ve dengeli yanmasının lezzete katkı sağlayabileceğini düşündüm. Belki de köfteleri bu kadar lezzetli bulmamızda bunun yanı sıra ortamın, havanın ve yoldan gelen açlığın da payı vardı. Bir bilim insanı olarak farkındayım: bu bir gözlemdi, kanıtlanmış bir açıklama değil.
Meraklıydım, yine sordum genç çalışana: "Bu köfte Kırklareli köftesi mi, Tekirdağ köftesi mi?" "Hiçbiri değil" dedi. "Hatice'nin Köftesi." Annesinin adının Hatice olduğunu, eşimle tanışırken duymuştum. O an içimden "anne köftesi" dedim. "Evet" dedi, devam etti: "1994 yılından günümüze annem buranın ilk balık aşçısı." Bir süre sonra esas işletmenin aşçısı "bir sonrakinde balık size yaparız" dediğinde, aklıma tam bu söz geldi.
Kara Panter ve Benekli Kedi
Bir iki kedi de komşu geldi masamıza. Biri siyah kediydi, diğeri benekli. Evde kendi kedime "Panter" diye hitap ettiğim için, ona da "Kara Panter" dedim. Köftenin baharatsız küçük bir parçasını ayırıp verdim; hemen yedi. Baktım öbür benekli kedi de göz teması kurdu, ona da verdim. Küçük küçük vermeye devam ettim. Kara Panter sonunda doydu; belki de zaten tokmuş. İletişimi kurdu, oturdu.
Bir Anne, İki Oğul ve Emek
Aşçı ile eşimin isimleri aynı olduğu için konuşmaya başladılar; ortak arkadaşları çıktı. O sırada anladık ki iki genç çalışan sandığımız kişiler, aslında Hatice Hanım'ın oğullarıymış. Bir anne, iki çocuk — Saklı Şelale'yi kiralamışlar, işletmeye çalışıyorlarmış. İnsanlar geçim derdinde; hepimiz kendi riskimiz için koşturuyoruz.
Genç olanla tanıştık, Türkoloji lisans bitirmiş; yüksek lisans yapmak istediğini söyledi. Eşim de benim üniversitede profesör olduğumu söyleyince, birden hangi bölümde çalıştığıma geldi soru. "Jeofizik Mühendisliği" dedim. Bunun üzerine bir jeoloji mühendisliği öğretim üyesinden söz açtı: "Tanıyor musunuz?" diye sordu, merak ederek — "bu işin sonu nereye gidecek." "Evet" dedim.
Ahmet'in İki Mağarası
Meğer buralar, sözünü ettiği o jeoloji öğretim üyesinin çalışma alanıymış. Öğretim üyesi buraya geldiğinde, gencin abisi Ahmet onu gezdirmiş; abisi ona iki mağara göstermiş. Bize anlatıldığına göre, öğretim üyesi bu iki mağarayı sonradan abisinin ismine tescil ettirmiş. "Dünyada başka var mı bilemem" dedi, "ama Ahmet 1 ve Ahmet 2 adıyla anılan, abimin adına tescilli iki mağara var."
Bana gerçekten ilginç geldi. Yemekler için coğrafi işaretler verildiğini duymuştum; ama bir mağarayı bulan kişinin isminin mağaraya bu şekilde bağlanması fikrine ilk kez bu şekilde şahit oluyordum.
Daha önce bir mağaraya gitmiştim. "Orası mı?" dedim — girişine ayak basmıştım. "Evet" dedi, "dediğiniz yer, buranın en eski mağarası." İlginçtir; daha önce beni gezdiren bir tanıdığımız bana tam da o en eski mağarayı göstermişti. O gün heyecanla girişe kadar atlamış, ama daha içerlere girmeye cesaret edememiştim.
"Siz içine girdiniz mi?" diye sordum. "Yok" dedi. "O zaman bu riski ben alamam" dedim, "bu mağaranın içinde ne çıkar bilemem." Mağaralar — doğal mı, yapay mı oluşmuşlar — bu da günün en unutulmaz kısımlarından biri oldu.
Sohbet devam etti: emeklilik hakkı kazanmak için karı koca, İstanbul'da on yıl çalışmışlar. Sonra köylerine dönmüşler — hepimiz gibi. En azından düzenli bir gelirimiz olsun diye çalışmıyor muyuz zaten?
"Kediler çok güzel" dedim. "Bizde de bir tane var." "Bizim evde on beş tane var" dedi. "Yaz oldu mu buraya getiriyorum." Eşim şaşırdı; bir kediye bakmak bile kolay değil, tırmalama huyları var. Hemen sordu: bu kadar kedi perdeleri tırmalamıyor mu? "Tırmalıyor" dedi, "ama eşim getirdiği için bakıyorum." Sokaktan kedileri toplayıp getiren oymuş. Kendisi istemediği belliydi; yuvayı dişi kuş yapar misali — istemeye istemeye, ama sinesine çekmiş, bakıyordu.
İki Mısır, Bir Hesap
En sonunda iki güzel mısır geldi. IBAN numarasını genç mesajla yolladı. "Borcumuza onu da yaz" dedim. "Annem bilir" dedi; hesapladı. "İki de mısır var" dedim. "Onlar da ikram" dedi.
Güzel bir gün böyle bitti.
Yanlış Yolun Doğru Hatırası
Bazen bir yere varmak için değil, bir hikâyeye rastlamak için yola çıkarız. Bilim insanı olarak yıllardır kayaları, fayları ve depremleri gözlemliyorum; fakat o gün bir kez daha gördüm ki, bazen en değerli keşifler haritada işaretli değildir. O gün şunu yeniden düşündüm: her insan, kendi içinde bir kitap taşıyor. Bazen o kitabı okuyabilmek için yapılması gereken tek şey, bilmediğiniz bir yola sapmak ve karşınızdaki kişiye birkaç soru sormak.
Okura Bir Soru
Siz hiç yanlış bir yola sapıp, sonradan "iyi ki sapmışım" dediğiniz bir yerle veya insanla karşılaştınız mı?