🥇 🗳️ Mühürlü Pusula
Mühürlü Pusula
Bir Akademik Seçimin İçinden
On the Illusion of Choice
Küçük bir akademik birimde, "tek seçilen makam" diye anılan bir görev için yapılan bir seçimin içinden.
Yazının Özü
Bu metin, küçük bir akademik birimde yapılan bir başkanlık seçiminin içinden kaleme alınmış bir anı denemesidir. Oy pusulasının mühürlü olmasıyla sonucun aslında çoktan mühürlenmiş olması arasındaki farkı; "demokratik seçim" sözünün, sunum yapılmayan, proje dinlenmeyen bir ortamda ne anlama geldiğini sorgular.
📍 Not: Bu yazıda hiçbir gerçek isim, kurum, tarih veya olay ayrıntısı kullanılmamıştır. Anlatılan örüntü, farklı kurumlarda tekrar eden genel bir kültürel biçimdir.
Aday olmamın nedeni bir makam elde etmek değildi. Küçük de olsa bir akademik birimin daha açık, daha katılımcı ve daha üretken çalışabileceğine inanıyordum; hazırladığım projelerin tartışılmasını istiyordum. Seçimi kazanmak kadar, fikirlerin konuşulmasını da bu sürecin bir parçası olarak görüyordum.
O gün elimize mühürlü pusulalar dağıtıldı. Sonradan düşündüğümde, aslında mühürlenen şey pusulalar değil, çok daha önce verilmiş kararların kendisiydi.
Projelerle aday olmuştum. Oysa böyle seçimlerde kazanan proje değil; arkasında durup onun için oy verecek olanlardır. Bunu o gün, salona girmeden çok önce biliyordum aslında — bilmek başka, içinde oturup görmek başka bir şeydi.
Salonda söz alan üst düzey yönetici, konuşmasına ilginç bir hatırlatmayla başladı: "Biliyorsunuz arkadaşlar, kurumumuzda tek seçim yapılan birim bu makam." Üst kademelerde artık kimse seçilmiyordu — hepsi başka usullerle, başka masalarda belirleniyordu. Yalnızca en küçük, en görünmez birim hâlâ "seçimle" doluyordu. Seçimi kaldıranların neden en tepede değil de en dipte bıraktığını hiç düşünmüş müydü acaba kimse?
"Bu nedenle bu seçim demokratik olduğu için çok önemli" dedi, devamında. Demokratik seçim derken aklımdan geçen şuydu: gerçek bir demokratik seçimde adaylara söz verilir, sunum yapmaları istenir, projeleri dinlenir. Burada bunların hiçbiri yoktu.
Seçimden önce, o makamın sahibiyle hiç görüşmemiştim. Sekreterine, görüşmek istediğime dair bir not bıraktırmıştım — ne öncesinde ne sonrasında bir dönüş geldi. Belki de bulunduğum birimdeki sorunları anlatmak istememdi bunun nedeni; belki sadece vaktin darlığıydı. Bilemedim. Yıllardır aynı çatı altında olup da hiç yüz yüze konuşmamış olmak, bir kurumun ne kadar büyük, ne kadar da ne kadar uzak olabileceğini gösteriyordu.
Salona benden sonra birkaç meslektaş daha girdi; hepsi yan yana oturarak, söylemeden söylediler aslında. Şaka yollu "oylarınızı bu kadar belli etmenize gerek yok, bir kısmınız buraya da oturabilir" dedim. Mevcut görev sahibi gülümseyip onay verdi ve kalkıp yanıma oturdu.
Aralarında selamlaştığım ama hiçbiri sohbet etmek için odama gelmemiş insanlardı — evrakta imzam gerektiğinde gelenler oldu, bunun dışında olmadı. Belki de birimde oluşan iklim, birebir bir sohbeti bile zorlaştırıyordu.
Seçimin nasıl yapılacağı anlatıldı: mühürlü pusulalar, tek isim, teknik olarak eksiksiz bir usul. Ama benim sorum başkaydı; oy kullanacaklar, adayların ne önerdiğini gerçekten biliyor muydu? Bire bir görüşme yapmak yerine adaylığımı sosyal medyada duyurdum, projelerimi e-postayla paylaştım; bana göre seçimin zemini kişisel temastan çok fikirlerin tartışılması olmalıydı.
İlginç olan, sessizlik salonda kalırken tartışmanın dijital ortamda başlamasıydı: paylaşım, yıllardır attığım en görünür içerik oldu; bazı akademisyenler kendi yorumlarıyla yeniden paylaştı; tartışma zamanla seçim usulünün ve akademik yöneticiliğin ne anlama geldiğine kaydı. Ama asıl dikkatimi çeken, o ilginin nereden gelmediğiydi: birimden, oy kullanacak olanlardan tek bir tepki gelmedi.
Birimin kurucu hocalarından, doktora danışmanım olan hocam paylaşımı kendi değerlendirmesiyle yeniden paylaştı, sonra arayıp hedeflerimizin yıllar önce örtüştüğünü söyledi. Bu süreçte bazı meslektaşlardan gelen mesajlar da, tartışmanın yalnızca bir adaylık değil, akademik yönetişim üzerine daha geniş bir sorgulama olarak okunduğunu gösteriyordu.
Bütün bunlar bana şunu düşündürdü: seçim sonucu belli değildi ama projeler konuşulmaya başlamıştı; insanlar adaylığımı değil, adaylığın görünür kıldığı soruları konuşuyordu. O gün ilk kez kendime sordum: sessizlik de bir seçim sürecinin parçası olabilir miydi? Bazen en yüksek ses, en çok konuşulan yerden değil, hiç konuşulmayan yerden gelir.
Başka aday olup olmadığı soruldu. Mevcut görev sahibi "ben adayım" dedi — yeniden. Neden yeniden aday olmak istediği hiç sorulmadı. Ardından bir meslektaş "ben hocamızı aday gösteriyorum" dedi. Hemen müdahale ettim: gizli oyla yapılan bir seçimde, salonun ortasında birinin "aday gösteriyorum" demesi, gizlilik ilkesine aykırı değil miydi? Üst düzey yönetici bir an durakladı — kimse daha önce sormamış olmalıydı — sonra haklı bulduğunu söyledi ve o ifadenin tutanaktan çıkarılmasını istedi.
Oylama yapıldı, pusulalar sayıldı. Pusulalar açıldıkça ismim görünmüyordu; o an, bazen insanın kendi fikrini savunmasının bile yalnızlık hissi doğurabileceğini düşündüm. Sonra bir pusula daha çıktı, bana. Yalnız olmadığımı o an anladım. Sonuç zaten belliydi; üst düzey yönetici yeniden seçilen görev sahibini tebrik etti, bana da "demokratik ortama katkım" için teşekkür etti. Sonra yeni — aslında eski — göreve "hepimiz biriz, birlikte çalışıyoruz" türünden genel geçer birkaç cümle söylendi.
İnsan bazen seçimi değil, seçimden sonraki sessizliği hatırlar. O gün salondan çıktığımda kaybettiğimi düşünmedim. Asıl düşündüğüm şey şuydu: acaba bugün burada gerçekten bir seçim mi yaşandı, yoksa sadece önceden oluşmuş bir tercihin resmî kaydı mı tutuldu? Belki de bazı seçimler sonucu belirlemek için değil, kurumun kendisini tanımak için yapılır. Ben o gün kişileri değil, kurum kültürünü tanıdım.
İsimler değişir, birimler değişir, kurumlar değişir — ama "demokratik" sözcüğü bu kadar ucuza harcandığı sürece, aynı sahne başka salonlarda, başka pusulalarla yeniden oynanır.
O gün seçim sonucunu değil, kurumların yalnızca kurallarla değil, görünmeyen alışkanlıklarla da yönetildiğini öğrendim. Mühürlü olan yalnızca pusulalar değildi; bazen kurumların hafızası, beklentileri ve sessizlikleri de çoktan mühürlenmiş oluyordu.
Comments
Post a Comment