🌿 The Things We Pass Without Noticing

Fark Etmeden Geçtiğimiz Şeyler · JeoTurizm EduPanel
JeoTurizm EduPanel · Hatıra Yazısı
Fark Etmeden Geçtiğimiz Şeyler
Prof. Dr. Ali Osman Öncel · aliosmanoncel.blogspot.com · 2026
🌿 Hatıra Yazısı

Fark Etmeden Geçtiğimiz Şeyler

Kişisel Hatıra · Yolculuk Notları · Zemin Üzerine Düşünceler · Prof. Dr. Ali Osman Öncel

📅 11 Ağustos 2026 ⏱️ ~11 dk okuma 🖊️ JeoTurizm EduPanel
🌐 Dil:

Fark Etmeden Geçtiğimiz Şeyler

Bir yaz yolculuğundan

Bu sabah erkenden yola çıktık. Yusuf, kayınvalidem ve ben — İstanbul'dan Armutlu'ya, rahmetli kayınpederimin evine. Birkaç gün orada kalacaktık; buna bir de bırakılması gereken bir dilekçe eklenmişti, küçük bir ayrıntı gibi görünen ama unutulmaması gereken bir iş. Şimdi, o sabahı geride bırakıp yazıya dökerken fark ediyorum ki, o gün asıl unutamayacağım şey dilekçe değildi.

Gece Yarısına Kadar Süren Karar

Dün gece saat 24:00'e kadar Yusuf'un odasından ışık sızıyordu. Üniversite tercihlerinin ilk üç sırasına karar vermeye çalışıyordu; ekrana bakıp bakıp, sonra bana dönüp soruyordu. En genel bölümden en özel bölüme doğru bir sıralama yaptı sonunda — önce geniş kapıyı bırakmadan, sonra daralta daralta kendi yerini buldu. Bir gencin bir gecede aldığı karar, aslında yıllarca taşınacak bir yükün ilk taşıdır; bunu izlerken hatırladım.

Kararının mantığını izlerken öğrendim: geçen yıl tamamen dolmuş olan bölümleri listenin en başına koydu, geçen yıl dolmamış bir bölümü ise en sona bıraktı. Bana yaşının çok ötesinde bir sağduyu gibi geldi bu. Çünkü yeni açılan tematik bölümler, ilk yıllarında çoğu zaman kontenjanlarını dolduramıyor; topluma yeterince ilgi görmeyen bu tür bölümleri, zamanla özel üniversiteler kapatabiliyor. Buna karşılık yıllardır açık kalabilen bölümler, genellikle "her şey dahil" denebilecek geniş, klasik mesleki alanlar oluyor — rüzgâra en dayanıklı olanlar. Yusuf, belki kendisi de bilmeden, bir gençlik kararını sessizce bir risk hesabına dönüştürmüştü.

Beklenmedik Haber

Yola çıktıktan bir süre sonra kayınvalidem arkadan sessizce bir şey anlattı: yıllar önce mülkü üzerinde olan, üzerine ev de yapılmış bir arsanın ölçülerinde hiç beklenmedik bir değişiklik olduğu anlaşılmış. Rakamlar aklımdan çıkmıyordu; sesli düşünmeye başladım, olası kötü ihtimalleri sıralıyordum. Bir anda kafam o kadar dolmuştu ki, Boğaz Köprüsü'nden Anadolu yakasına geçtiğimin farkına bile varamadım. Araba hâlâ hareket ediyordu, ben hâlâ konuşuyordum, ama zihnim bambaşka bir yerdeydi.

Kendime geldiğimde afallamıştım — bu tür bir olaya daha önce hiç rastlamamıştım; sanki içimde şok dalgaları yayılıyordu. "Nerdeyiz?" diye sordum sonunda. Hâlâ İstanbul sınırları içindeydik. İstanbul'un Tuzla ilçesini geçiyorduk; yol Kocaeli'ye doğru uzanıyordu. Sonra Osman Gazi Köprüsü'nün gövdesi belirdi ufukta — bu köprüyle Yalova'ya geçecektik.

Otuz Dakika

Yalova'dan sonra Çınarlı-Armutlu yoluna girdik. Yol boyunca aralıklarla aynı afiş çıkıyordu karşımıza: "Armutlu-Yalova arası 30 dakikaya düştü, hayırlı olsun." Ne zaman açıldığından haberimiz olmamıştı; kaldı ki birkaç ay önce bu yollardan geçmiştik ve böyle bir kısalma hatırlamıyordum. Yeni bir projenin temeli mi atılmıştı, diye düşündüm — ama afiş hâlâ bir müjde havasında tekrarlanıyordu, sanki bir şey henüz tam bitmemiş de duyurusu erken yapılmış gibi.

Bu topraklar benim mesleğim açısından da tanıdıktır aslında — Armutlu Yarımadası, Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın Marmara'ya girdiği kıvrımlardan birinin üzerinde oturur — bilimsel not: bu tür fay hatlarına yakın yarımadalar, sıcak su kaynaklarıyla deprem riskini aynı anda taşır; bölgenin sıcak su kaynakları da bu fay hareketliliğinin sessiz izleridir. Yol yapımı, tünel açımı, arazi ölçümü — hepsi aslında aynı diri toprağın üstünde yürütülen işler. O gün fark etmeden geçtiğim sadece bir köprü değildi belki; üzerinde yaşadığımız zeminin ne kadar hareketli olduğunu da unutmuştum.

Dipnot: Armutlu Yarımadası ile komşu Çınarcık Çukurluğu, normal ve doğrultu atımlı fayların bir arada görüldüğü, sismik açıdan karmaşık bir bölge; olası bir Marmara depreminde bu kıyı şeridi tsunami riski taşıyan alanlar arasında sayılıyor. 17 Ağustos 1999 depreminde (Mw 7,4) Yalova'da 2.504 kişi hayatını kaybetmiş, on binlerce konut ve iş yeri orta-ağır hasar görmüştü; Armutlu ilçesine özgü hasar rakamlarına bu yazı için ulaşamadım. Bu satırları yazarken 17 Ağustos'un yıl dönümü de bir hafta kadar uzaktaydı. Kendi araştırmalarımdan bir kısmı da tam olarak bu depremin öncül sismisitesi üzerineydi (Öncel & Wyss, 2000, Geophysical Journal International; Huang, Öncel & Sobolev, 2002).

Tek Şerit

Armutlu'nun o bildik virajlı yollarına girdiğimizde yol tek şeride düştü. Ben öndeydim, arkamda onlarca araba sıralanmıştı. Kornalar birbiri ardına çalmaya başladı — daha hızlı gitmemi istiyorlardı. Ama ben hiçbir zaman hız sevmedim; benim için önce emniyet gelir, sonra her şey. Yine de o tek şeritli yolda anladım ki, emniyeti önceleyenler benim sandığım kadar çok değilmiş. Bir araba, izinli olmayan bir yerde riske girip sağımdan sıyrıldı; bir başkası da izinli sollama noktasında korna çalarak geçti yanımdan.

Sonradan düşündüm: Japonya'da da böyle tek şeritli, virajlı yollar vardır, ama orada kimse kornaya basmaz. Sürücüler önlerindeki arabanın hızına kendi hızlarını sabitler, sırayla ve sessizce ilerlerler — sanki yol da bir tür sessiz sabır anlaşmasıymış gibi. Bizde ise arkadan gelen, sürücülerin aramızda "kaportadan doz aldırmak" dediğimiz o bilindik baskıyı kurar: koca bir araç, dibinize kadar yaklaşıp adeta üstünüze abanarak sizi hızlanmaya zorlar. Direksiyon başındaki hepimiz, hayatımızın bir noktasında mutlaka o dev aracın aynadaki gölgesiyle tanışmışızdır.

Ne yapabilirdim? Emniyetli sürmek isteyenler bu yolda olmamalı mıydı — yoksa kornalarla ayarımı mı bulacaklardı? Sorular cevapsız kaldı, virajlar birbirini kovaladı; üstüne bir de güneş gözlüğüm bir türlü içimi rahatlatmadı, gözümde tuhaf, açıklayamadığım bir ağırlık bırakıyordu.

Açlığın Sessiz İşareti

Bir süre sonra gözüm yol kenarındaki ev yemekleri ve esnaf lokantalarını aramaya başladı. Benim için ekonomi hep önemli olmuştur; ekonomik marketler nasıl gündelik hayatın parçası olduysa, esnaf lokantaları da öyle oldu — normal bir lokantada bir çorba parasına üç çeşit yemek bulabiliyordunuz. Türkiye'de restoran fiyatlarının yüksekliği zaten uzun zamandır medyanın gündeminde; aynı yemeğin Türkiye'de mi yoksa Yunanistan'da mı daha ucuza yenildiğini karşılaştıran o kadar çok insan var ki, bu yüzden pek çok yurttaşım artık tatilini kendi ülkesinde değil Yunanistan'da yapmayı tercih eder oldu. Çocukluğumdan beri kulağımda bir söz döner durur: "devir hesap devri." Belki ömrümüz bitene kadar da pusulamız bu olacak — çünkü hesapsız harcama lüksümüz pek fazla değil. Ama baktığım yerler kapalıydı, biri biri ardına.

Sonunda arabayı durdurdum. Uzun yol şoförlüğüne hiç alışık değildim. Tam o sırada anladım: yola çıktığımızdaki güneşli hava aslında bir süredir kapanmıştı, gökyüzü sessizce bulutlanmıştı. Meğer güneş olmayan bir havada güneş gözlüğü takmak, insanın içine böyle bir kasvet ve ağırlık bırakıyormuş — beni rahatsız eden şey gözlerimdeki karanlıktı, başım değil. Kayınvalidem arkadan sessizce uzandı, ekmek arasına keçi peyniri koydu, elime tutuşturdu. Magnezyum ağırlıklı bir mineral su, bir de çikolatalı bisküvi ile devam ettim. Birkaç dakika içinde keyfim yerine geldi — demek ki beni afallatan, dalgın bırakan, huzursuz eden şeyin bir kısmı da sadece açlıkmış; "açlık başa vurdu" derler ya, tam öyle bir şeydi. Bazen zihni en çok karıştıran şey, en basit ihtiyacın karşılanmamış olmasıdır.

Beş, Belki Altı Tünel

Esenköy'den geçerken önümüze art arda tüneller çıktı. Girişlerinde "Açılış Tarihi: 2026" yazıyordu. Birinden girdik, karanlıktan aydınlığa çıkar çıkmaz bir yenisi başladı; beş, belki altı tünel art arda geçtik. Anladık ki bunlar yeni açılan, gerçekten hayırlı tüneller. İçimden "harika" dedim — dağın içinden bu kadar rahat geçebilmek, virajlı yamaçlarda debelenmekten çok daha güvenliydi. Meğer bu, yirmi sekiz yıllık bir devlet projesinin, açılışından daha birkaç hafta sonra içinden geçtiğimiz haliymiş — bunu sonradan öğrendik. O anki hayranlığı orada, arabanın içinde yaşamak bambaşka bir şeydi; tünelden çıkıp bir başka tünele giriyorduk, hepimiz hem bir hayranlık hem bir şaşkınlık içindeydik.

Ama arkamdaki sabırsız şoförler oradaydı yine; korna sesleri tünellerin içinde yankılanıyordu. İstifimi bozmadım. Yollar değişiyor, araçlar değişiyor, tüneller çoğalıyor; fakat insanın aceleciliği aynı kalıyordu. Sonunda Armutlu'ya vardık.

Dipnot: O gün geçtiğimiz tüneller, 1998'de ihalesi yapılıp 28 yıl sonra, 24 Temmuz 2026'da hizmete açılan Yalova-Armutlu Yolu Projesi'nin parçasıymış. Yaklaşık 45 km'lik güzergâhta 6 tünel (toplam 6.140 m), 4 viyadük ve 5 köprü yer alıyor; resmî açıklamalara göre proje, Yalova-Armutlu arasındaki yolculuk süresini yaklaşık 1 saatten 30 dakikaya indirdi. Ama bu kısalmanın güzergâhın tamamı için mi, yoksa geri kalan kesimler tamamlandıkça kademeli olarak mı gerçekleşeceği bizim için netleşmedi — çünkü biz o gün Esenköy ile Yalova arasında bile hatırı sayılır bir zaman geçirmiştik. Açılışı Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu yaptı.

Merdivenleri Çıkarken

Kayınvalidem yola çıktığımızdan beri aynı şeyi söylüyordu: önce belediyeye uğrayalım. Nihayet kapısına geldik. Tanıdığı bir ismi sordu içeride; üst katta başkanlık odası olduğunu söylediler. Küçük yerleşimlerde üst bürokrasiye ulaşmak şaşırtıcı derecede kolaydı — ulaşılabilir olmaları açısından iyi bir şeydi bu, belki de seçilmiş olmanın getirdiği bir açıklıktır. Büyükşehirlerin ilçe belediyelerine son zamanlarda yolum düşmediği için orada durumun nasıl olduğuna dair fazla bir yorum ya da kıyaslama yapamıyorum. Merdivenleri çıktık.

Başkan bir toplantı için başka bir yerdeymiş; bizi başkan yardımcısına yönlendirdiler. Genelde, kılık kıyafetim uygun olduğu sürece Anadolu'nun ilçe belediye başkanlarıyla tanışmayı severim; üniversite-belediye iş birliği kapsamında bir proje ortaklığı doğarsa beni arayabileceklerini söylerim onlara. Ama bu kez odaya girerken içimde bir tedirginlik vardı: üstümde beş saatlik yol için giydiğim bir eşofman vardı, kıyafetim belki de bu makama uygun değildi. İstanbul'dan Armutlu'ya beş saattir yolda olduğumuzu söyleyip kıyafetim için affımı istedim. Başkan yardımcısı gülümseyerek "Rica ederim, olur öyle şey," dedi.

Kendimi tanıttım — üniversitede öğretim üyesiyim, dedim; belki işin biraz hızlanmasına yarar diye düşündüm. Sadece bu görüşme için beş saattir yolda olduğumuzu, İstanbul'dan sırf bunun için geldiğimizi bir kez daha vurguladım. Sorunu anlattık: rahmetli kayınpederimin yıllar önce satın aldığı, üzerinde ruhsatlı bir ev bulunan arsanın ölçülerinde bir küçülme vardı; yan tarafa yeni yapılan bir bina bu değişiklikle ilgili miydi, yoksa arsamıza mı taşmıştı — bunu öğrenmeye gelmiştik.

"Sizin Şanssızlığınız"

Yetkili haritadan yerimizi buldurdu, "bakalım" dedi ve anlatmaya başladı. 2020'den sonra belediyelere kendiliğinden kamulaştırma yetkisi verilmiş; yol genişletme çalışmaları kapsamında arsalardan üçte bire yakın bir pay kesiliyormuş — buna "terk" deniyormuş. Kayınvalidem araya girdi: yıllar önce, kardeşiyle yan yana, aynı büyüklükte iki arsa almışlardı. Kardeşinin arsasında hiç kesinti yokken, kendi arsasında neden kesinti olduğunu anlayamıyordu. Yetkili sakin bir sesle "bu sizin şanssızlığınız" dedi ve açıklamaya devam etti: kesinti oranı, arsayı satın almadan önceki eski sahibinin geçmişte ne kadar pay bıraktığına bağlıymış. Kardeşinin arsasının eski sahibi zaten fazla bırakmış; kayınvalidemin arsasının eski sahibi ise az bırakmış — bu yüzden fark şimdi ondan alınıyormuş.

Dipnot: Sonradan araştırdım — yetkilinin "kamulaştırma" dediği şey, hukuken tam olarak kamulaştırma değilmiş. 14 Şubat 2020'de yürürlüğe giren 7221 sayılı Kanun, 3194 sayılı İmar Kanunu'nun 18. maddesindeki "Düzenleme Ortaklık Payı" (DOP) adlı kesintinin üst sınırını %45'e çıkarmış. DOP ile kamulaştırma arasındaki fark tam da can alıcı noktaymış: kamulaştırmada idare bir bedel öder, DOP'ta ödemez — karşılığında malike verilen imar parselinin değerinin arttığı varsayılır. Malikin rızası da aranmaz; bu yönüyle, isteğe bağlı yapılan "bedelsiz terk"ten de ayrılır. Yani bize sözlü olarak "terk" ve "kamulaştırma" olarak anlatılan şey, muhtemelen hukuki adıyla DOP'muş.

Bir mühendis olarak aklım buna pek yatmadı. Yeni sahibin bilmediği, tapu sırasında kendisine hiç söylenmemiş, kendisine tebliğ bile edilmemiş bir geçmiş borç gibi bir şeydi bu — yıllar sonra ortaya çıkıveren, sessiz bir hesap. Arsanın gerçek boyutu zaten bambaşka bir yoldan öğrenilmişti: bir müteahhitle kat karşılığı görüşülürken yapılan ölçümde, beş yüz metrekareye yakın olması gereken arsanın üçte bir kadarının aslında hiç orada olmadığı anlaşılmıştı.

Şöyle düşündüm yol boyunca: bir arsaya yatırım yaparsınız, metrekare başına ödersiniz, alan büyüdükçe ödediğiniz para da büyür — üstelik size "imarlı arsa" diye pazarlanmıştır o toprak. Bir ömürlük birikimle böyle bir arsa almışsınızdır vaktinde; üzerine tapulu, ruhsatlı bir ev de yaptırmışsınızdır. Yaşarken size hiçbir tebligat gelmemiştir. Sonra vefat edersiniz. Yıllar sonra mirasçınız kat karşılığı müteahhide vermek isteyince, tapuda yazan metrekarenin bir kısmına belediyenin el koyduğunu öğrenir — üstelik bu el koyma, "terk etti" gibi sanki siz gönülden vermişsiniz gibi bir kılıfla elinizden alınmıştır. Tamam, buna "kamulaştırma" deniyor; ama kafamdaki bilgi şuydu: kamulaştırmada devlet, rayiç bedeli hak sahibine öder. Oysa 2020'den sonra çıkan bir yasayla belediyenin isterse resen el koyabildiğini öğreniyorsunuz — insan gerçekten şaşırıyor. Üstelik bunun üst sınırı da yüzde otuzmuş; "herkesten eşit ve adil yüzde otuz alınmış" deniyor. Bitişikteki arsa sahibine neden alınmadığını sorduğunuzda ise "fi tarihinde" derler ya, tam öyle bir cevap geliyor: arsa henüz arsa kimliği kazanmadan, daha tarlayken, o zamanki sahibi çok terk eylemiş.

Ama "terk eylemek"ten kasıt aslında yerel yönetimin araziyi almış olması — ortada gönüllü bir durum yok. Bu, terk eyleme değil; para karşılığında, toprak sahibinin rızasıyla yerel yönetimin alması gereken bir şey. Bazen bir işlemin nasıl adlandırıldığı, ne olduğundan daha fazla şey anlatıyor gibi görünür. İşte tam burada, yapılan işlem aklıma yatmıyor. Mahkeme yollarının var olma sebebi de zaten bu diye düşündüm. Kâğıt üzerinde küçülen şey yalnızca bir arsa değildi; geçmişten geleceğe taşınan bir beklentiydi.

O akşamı bu konuyu konuşarak geçirdik. Vardığımız ortak karar basitti: önce bir dilekçe verip resmî cevabı beklemek, ardından gayrimenkul hukukunda uzman bir avukatla görüşüp hakkımızı doğru kanaldan aramak. Stresli ama sakin bir akşamdı — çözüme değil, sadece doğru soruyu sormaya karar verdiğimiz bir akşam.

Sonra

Hayatımızdaki bazı büyük değişiklikler, çoğu zaman küçük bir işaret olarak karşımıza çıkıyor. Yusuf'un o gece yaptığı tercihleri düşünüyordum yine — o da aslında geleceğinin üzerine basacağı yeri seçmeye çalışıyordu. Şimdi, o günü geride bırakıp yazıya dökerken düşünüyorum: bir gün içinde kaç şeyi fark etmeden geçtik, ya da bize fark ettirilmeden geçildi? Bir köprüyü, bir kararın ağırlığını, bir haberin gerçek boyutunu, bir açlığı, bir tehlikeyi — ve yıllardır sessizce eksilen bir toprağı. Bazen fark etmemek bir kayıptır, bazen bir korunma; ama bazen de fark etmemiz gereken şey, bizden özenle saklanmıştır. Siz son geçtiğiniz köprüyü hatırlıyor musunuz — yoksa siz de bir başka düşünceye dalıp, ayağınızın altındaki zemini fark etmeden mi geçtiniz?

Ertesi Sabah

Armutlu'dan ayrılmadan önce, ertesi sabah kayınvalidem beni yine dışarı çağırdı — bu kez bir yol için değil, birkaç metrelik bir sınır için. Komşu parselde inşaatını sürdüren müteahhit, kendi sınırını bize doğru kaydırmış gibi görünüyordu; gözle kabaca yirmi metre boyunca, beş metre kadar içimize girmiş gibi duran bir bina yükseliyordu. Sorduğumuzda cevap hazırdı: "Kayma var hanımefendi, siz de birkaç metre geriye kayacaksınız."

Böyle bir kaymanın gerçekten olup olmadığını bilmiyordum; ama bildiğim bir şey vardı — eğer varsa, bunu belirleyecek olan bir müteahhit değil, yerel idare olmalıydı. Ne zaman olduğunu da bilmiyorduk. Kimse bize söylemedi; bildiğimiz tek şey, bina yükselirken sınırın da sessizce bizim tarafımıza doğru kaymış olduğuydu — bir gün önce sorduğum soru, cevabını böyle bulmuştu.

Bu yazı ne hakkında? Yalnızca bir yolculuk hatırası değil bu. İstanbul'dan Armutlu'ya uzanan birkaç saatlik bir yolda; gençlik kararlarının, değişen yolların, insan davranışlarının, açlığın, mülkiyetin ve üzerinde yaşadığımız zeminin nasıl birbirine bağlanabildiğine dair kişisel bir gözlem.
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Yolcu · Gözlemci · Jeofizik Yük. Müh. & Sismolog
Edinburgh Üniversitesi misafir araştırmacısı (1993). Türkiye ve uluslararası jeofizik araştırmalarında 30+ yıl. aliosmanoncel.blogspot.com
📤
PDF / Word olarak dışa aktar
Times New Roman · Gazete formatı · Baskıya hazır
🗄️ Veri: AHEAD · INGV · ShakeMap

Popular posts from this blog