🌍 Earthquake Priority, Not Luck
Dünya Depremleri, Zemin ve Öncelik Sırası
Programdan Altı Soru, Altı Cevap — Kaynak Kontrollü Bilimsel Dayanaklarla
Bir deprem hiçbir zaman tek başına bir felaket değildir — hazırlık düzeyi, fay envanterinin güncelliği, zemin koşulları ve yapı stoğunun kalitesiyle birlikte bir risk sistemi oluşturur. Bu yüzden "deprem ne zaman olacak" sorusundan önce "hangi zeminde, hangi binada, ne kadar hazırlıklıyız ve kaynaklarımızı nereye önceliklendiriyoruz" sorularına bakmak gerekir.
25 Ağustos 2026'da Rehber TV'de yayınlanan "Hafta Başı" programına, sunucu Muhammed Hadi Aydemir'in konuğu olarak Prof. Dr. Ali Osman Öncel, İnşaat Mühendisi Maruf İçke (HAKSİAD Genel Başkan Yardımcısı) ve Deprem Tahmin Uzmanı Kadir Sütçü davet edildi. Program boyunca Prof. Öncel'e toplam dört kez söz verildi — biri programın açılışıyla, üçü diğer konuklara geçildikten sonra tekrar kendisine dönülerek. Bu sayfa programın tamamını değil, yalnızca Prof. Dr. Ali Osman Öncel'in konuştuğu altı soru-cevap bölümünü kendi deşifresinden birebir aktarıyor. Her cevabın altında ayrıca bir 🔄 Bugün Sorulsa Ne Cevap Verirdim katmanı var — aynı soru şu an yeniden sorulmuş gibi, Zotero kütüphanesi ve Referans-Kitaplar koleksiyonuyla kontrol edilerek doğrudan yanıtlanıyor; canlı yayın cevabının yerine geçmiyor, onu tashih etmiyor, sadece bugünün kaynaklarıyla aynı sesle yeniden söylüyor — gerekirse eksik/doğrulanamayan noktalar da açıkça işaretleniyor.
Yayın bağlantısı: youtu.be/2EhobDzAJEw — video programın tamamını içerir (moderatör + 3 konuşmacı); aşağıdaki zaman damgaları yalnızca Prof. Öncel'in konuştuğu bölümlere gider.
🎥 Tüm konuşmacıların (Muhammed Hadi Aydemir, Maruf İçke, Kadir Sütçü, Ali Osman Öncel) yer aldığı tam program kaydı: youtu.be/CUn1h6oolhs
Dünyada depremler aslında olması gerektiği gibi oluyor. Depremin büyüklük olarak, sayı olarak meydana geldiği yerleri ikiye ayırıyoruz. Birincisi "ring of fire" dediğimiz ateş bölgesi, yani Pasifik bölgesi — dünyada 100 depremden 80'i burada meydana geliyor, 8'den büyük depremler de burada oluyor.
Özellikle son büyük depremler — Venezuela, Kolombiya ve Japonya depremleri — gösterdi ki hazırlıklı olan ülkelerde, başta Japonya gibi ülkelerde, bu depremlerin büyüklükleri ve ortaya çıkardıkları enerji ne kadar büyük olursa olsun, bu depremler şiddete dönüşmüyor, kayba dönüşmüyor, zarara dönüşmüyor. Fakat Kolombiya, Venezuela gibi diğer ülkelerde hazırlıksızlığın neticesi olarak bu depremler sonucunda bir kayıp, bir zarar ortaya çıkıyor — biz buna zaten şiddet diyoruz. Şiddet, kaybın ve zararın görünür, ölçülebilir, gözlemsel bir değeri olarak ortaya çıkıyor.
Dünya depremlerinin büyük çoğunluğu — kabaca her on depremden sekizi — Pasifik'teki "ateş çemberi"nde meydana geliyor; USGS'in bölgesel istatistikleri de bunu destekliyor. Ama asıl önemli olan, büyüklükle şiddeti birbirine karıştırmamak: büyüklük, depremin kaynağında açığa çıkan enerjidir; şiddet ise bizim orada ne kadar hazırlıklı olduğumuza göre şekillenen sonuçtur.
Japonya'da da çok büyük enerjili depremler oluyor, ama hazırlık sayesinde bu enerji bir felakete dönüşmüyor — Kolombiya'da, Venezuela'da ise aynı büyüklük çok daha ağır bir bilançoya dönüşebiliyor. USGS'in yaygın olarak aktardığı oran yüzde doksana yakın — dünya depremlerinin yaklaşık yüzde 90'ı Pasifik'teki ateş çemberinde meydana geliyor; en büyük depremlerin ise yüzde 81'i bu bölgede.
2026 yılında Maden Tetkik ve Arama (MTA) Genel Müdürlüğü diri fay haritasını güncelledi. 2026 sürümüne göre Türkiye'nin fay sayısı 700'e ulaştı; daha önce, 2013'te güncellenen sayı 480 civarındaydı. Aslında fay sayısında bir artış yok — diri fay dediğimiz, son 15 bin yılda en az bir deprem üretmiş fayları biz sonradan fark ediyoruz. Asıl soru şu: bu fark etmedeki gecikmeyi biz nasıl telafi edebiliriz? 2013'ten 2026'ya kadar aslında bir çalışmayla 480'den 700'e çıkarmışız. Bu çalışmalara daha önceden başlayabilseydik, büyük deprem üretme kapasitesi olan bu fayları önceden belirleyebilseydik, bugün daha güvende olabilirdik.
Biliyorsunuz, 1972'de Amerika'da fay yasası çıktı. 1971'de San Fernando depremi oldu; bir profesör Senato'ya gidip senatörleri ikna etti, 1972'de fay yasası çıktı. Bizde de 2026'da fay yasasıyla ilgili önemli adımlar atıldı — Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı fay sakınım bölgelerinin belirlenmesiyle ilgili iki çalıştay yaptı, ben de iki senedir katılıyorum. Ama çok geç kalıyoruz — Amerika 72'de yaptığını biz 2026'da ancak birkaç pilot bölgede yeni denemeye başladık.
1999 çok önemli bir milat, ama 2019'da da çok önemli milatlar var. 1999'dan 2019'a 20 yıl geçmiş. 2019'da Türkiye ilk defa bina deprem yönetmeliğini yürürlüğe koydu — 2018'de hazırlandı, 2019'da yürürlüğe girdi. Bu gecikme bize zarar olarak dönüyor. Benzer bir gecikme, Türkiye'nin olasılık tabanlı deprem tehlike haritasında da var: Amerika'da bu tür ilk harita 1980'de yapılmıştı, bizimki ise ancak 2019'da yürürlüğe girdi. Daha önce fay uzaklığına göre kaba bir bölgeleme yapıyorduk; bu, dünya gerçeklerinden uzak, eski bir haritaydı.
Ne kadar erken davranırsak o kadar iyi — "hayırda acele edin" derler ya, bir insan hayatını kurtarmaktan daha büyük bir hayır yok. Bu gecikmenin faturasını 6 Şubat 2023'te gördük; 1999'dan 2023'e kadar pek yol alamamışız. Önemli ölçüde insanımızı kaybettik — binaların, yolların, şehirlerin telafisi var ama bir insan hayatının telafisi yok. Umarım artık ders çıkarırız.
MTA'nın 700 fay rakamından başlarım — 2013'te 485 fay biliniyordu, 2026 güncellemesiyle bu sayı 700'e çıktı: 77'si tamamen yeni, 286'sı revize, 61'i yeniden adlandırılmış. Bu artışın metodolojik omurgası aslında hakemli literatürde de var — yapılan bir çalışma[1], MTA'nın diri fay haritalama yaklaşımını (segment sınıflandırması, güncelleme protokolü) tarif ediyor; 2026 güncellemesi de bu aynı metodolojinin devamı, farklı bir yöntem değil.
Amerika'da benzer bir adım çok daha erken, 1972'de atıldı: 1971 San Fernando depreminin yüzey kırığı hasarları üzerine, Meclis üyeleri Alfred Alquist ve Paul Priolo'nun öncülüğünde "Alquist-Priolo Fay Bölgeleme Yasası" çıkarıldı. Biz 2026'da ancak birkaç pilot bölgede benzer bir adıma başlayabiliyoruz — 54 yıllık bir gecikme bu. Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği 2018'de yayımlanıp 2019'da yürürlüğe girdi; Türkiye Deprem Tehlike Haritası da aynı takvimi izledi — olasılık tabanlı tehlike haritacılığının kendisi üzerine yıllar önce Japonya adaları için de benzer bir çalışma yapmıştım[2], o deneyim burada da geçerli bir zemin.
Bu hareketlilik aslında Türkiye'nin 1999 depreminden sonra deprem araştırmalarına, depremlerin takibine yapmış olduğu yatırımla alakalı. Ben doktora tezimi yaptığım zaman Türkiye'de 100 deprem istasyonu vardı; şu anda 1000'den fazla deprem istasyonu var. Artan istasyon sayısı, kaydedilen deprem sayısının artması demek — artık çok daha küçük depremleri de kayıt edebiliyoruz. Bu yüzden insanlar bazen karıştırıyor: acaba depremlerin sayısı mı artıyor? Aslında artan, depremlerin sayısı değil; insanların depreme karşı farkındalığı ve bunun sonucunda telefon uygulamalarında gördüğümüz 1,3 büyüklüğündeki, 2,3 büyüklüğündeki depremler gibi kayıtlar. Eskiden 4,5'ten küçük depremlerin tamamı eksikti; bugün elimizde oldukça zengin bir deprem verisi var.
Avrupa deprem tehlike haritasına baktığımızda, kırmızı alanlar daha büyük depremlerin olduğu bölgeleri gösteriyor; Türkiye, Avrupa'da deprem tehlikesi açısından birinci sırada — en büyük deprem kuşakları Türkiye'de, onu İtalya izliyor, kuzeyimizde de Yunanistan gibi benzer riskleri taşıyan ülkeler var. Ama şunu netleştirmek isterim: tehlike iki farklı büyüklük kavramını içeriyor. Biri depremin kaynağında açığa çıkan enerji — biz buna büyüklük diyoruz. Diğeri, evimizin altında hissettiğimiz, zeminle ilişkili maksimum yer hareketi. Zemin o enerjiyi alıyor; İstanbul'un Kadıköy'ünde zemin genel olarak iyi olduğu için maksimum yer hareketi küçük hissediliyor, ama Avcılar gibi İstanbul'un Avrupa yakasında daha büyük hissediliyor. Bu bir zemin faktörü — inşaatçılar "99 depreminden önce zemini yok saydık" diye günah çıkarıyor; onların çıkardığı günahın faturasını millet olarak ödemiş oluyoruz.
Bir de risk haritamız var — ilginçtir, bu harita 2020 yılında, Avrupa Birliği projesi kapsamında 200'den fazla bilim insanının katkısıyla yapıldı; yani 6 Şubat 2023 depreminden üç yıl önce. Risk, kayıpların nerede olacağını, insanların nerede öleceğini, binaların nerede yıkılacağını gösteriyor. Keşke Maraş depreminden önce bu haritaya bakabilseydik. Riskin büyük olduğu yerlerde ne yapmamız gerekir? İnsan sayısını, kötü bina sayısını azaltmamız gerekir — bunun adı kentsel dönüşüm. Marmara bölgesi de bu haritada yine büyük bir tehlike altında görünüyor; Avrupa Birliği'nin bu haritayla ilgili yayınında İstanbul'un durumu özellikle tartışılıyor, çünkü binalar birbirine çok yakın — bugün bile Avcılar'da bir bina yerinde yıkılırken, bitişiğindeki yıkılmayan binayı neredeyse yıkacaktı.
Bu yüzden "yerinde yık, yerinde yap" değil, gerçek anlamda bir kentsel yenilemeden söz ediyorum — Almanya'daki gibi en az 300 yıl ömrü olan, yedi neslin yaşayabileceği binalara ihtiyacımız var ki güvenlik içinde kalabilelim.
Artan istasyon sayısı, artan deprem sayısı demek — sismolojide buna "katalog tamlığı" diyoruz. Bu kavramın kaynağı, Alaska, Batı Amerika ve Japonya kataloglarını karşılaştıran klasik bir çalışmaya[1] dayanıyor: izleme ağı sıklaştıkça bir kataloğun güvenilir kayıt yapabildiği minimum büyüklük (Mc) küçülüyor, yani daha küçük depremleri de görmeye başlıyoruz — bu bir algılama zenginleşmesi, yer kabuğunun daha hareketli hale gelmesi değil. Türkiye'de 100'den 1000'in üzerine çıkan istasyon sayısı tam olarak bu Mc düşüşünü açıklıyor.
Zemin faktörü konusunda da elimde güncel bir örnek var: yakın zamanda yapılan bir çalışma[2], 2023 Kahramanmaraş depremlerinde yapısal olarak birbirine neredeyse özdeş binaların, farklı zemin koşulları yüzünden çok farklı sismik davranış gösterdiğini belgeliyor — tam olarak Kadıköy/Avcılar örneğiyle anlattığım şeyin, güncel bir depremde tekrar gözlemlenmiş hâli. Avrupa'daki risk haritası konusunda da somut bir isim vereyim: EFEHR ve GEM Vakfı'nın, AB'nin Horizon 2020 SERA projesi kapsamında ürettiği European Seismic Risk Model 2020 — 2020'de yayımlandı, Kahramanmaraş depreminden üç yıl önce, ve Türkiye'yi gerçekten üst sıralarda gösteriyor. Resmi olarak on kişilik bir yazar ekibi var[3], ama teşekkür/katkı listesine bakınca tablo çok daha kalabalık: 20'den fazla ülkeden, onlarca kurumdan yaklaşık 140 ismi kapsıyor — akademik kurumlar, araştırma merkezleri, kamu kurumları. "200'den fazla bilim insanı" dediğim, tam bu büyüklükte bir katkı ağını işaret ediyor; kesin sayı 200'ü net biçimde geçmiyor olabilir ama mertebe doğru.
Deprem izolatörleri gerçekten çok önemli bir fayda sağlıyor. 1 Eylül 1923'te Japonya'da bir deprem oldu; o gün açılan bir bina dışında bölgedeki bütün binalar yıkıldı. Japon uzmanlar "bu bina neden yıkılmadı" diye merak etti; binanın adı Grand Plaza Otel'di, sismik izolatörü vardı, yalıtımlı bir bina olarak tasarlanmıştı — tasarımını da Amerikalı bir mimar yapmıştı.
Kentsel dönüşüm de elbette önemli; çünkü Ekim 1995'teki Kobe depreminden sonra Japonya'da kentsel dönüşüm zorunlu hale getirildi. Yani Japonya, depremleri önceden bilmeye çalışmak yerine, deprem zararlarını azaltıcı çalışmalara önem verdi — bu kararlardan biri de kentsel dönüşüm ve sismik izolatörlü bina sayısını artırmaktı. Sismik izolatörlü binalar depremin şiddetini yüzde 80 azaltıyor; ilave maliyeti ise yüzde 3 ile yüzde 7 arasında değişiyor. Yani en fazla yüzde 10 fazla ödüyorsunuz, karşılığında yüzde 80'e varan bir şiddet azalması kazanıyorsunuz — bundan daha güzel bir ticaret olur mu?
Türkiye'de bu yapılıyor. Sismik izolatör imal eden bir genel müdürü ben afet haberciliği dersime davet etmiştim; Kazan'da, Ankara'da fabrikaları var. Bunlar 6 Şubat 2023 depreminde test edildi — Allah'tan 2012 yılında Sağlık Bakanlığı devrim niteliğinde bir karar aldı, 100 yataklı ve üzeri hastanelerde sismik izolatörü zorunlu hale getirdi. 6 Şubat 2023'te bu hastaneler depremi hissetmedi. Amerika'daki uzmanlar merak edip yerinde inceleme yaptılar, Türk izolatörlerinin şiddeti gerçekten azalttığını orada belgelediler.
Ama bu teknolojinin kullanılabilmesinin iki şartı var: bir, zemin kötü olmayacak; iki, bina müstakil olacak — çünkü izolatörün çalışabilmesi için binanın sallanabileceği bir alan olması gerekiyor. Yerinde dönüşümde bina sağında solunda başka binalara yapışıksa orada izolatör olmaz. Ben kendim Avcılar'da deprem zedesi oldum, yanımdaki bina yıkıldı, 33 kişi öldü — Avcılar'da zemin iyi değil; hem zemin uygun değil hem yerinde dönüşümde binalar yapışık olduğu için orada izolatör de uygulayamazsınız.
1923'te ayakta kalan bina Tokyo'daki İmparatorluk Oteli — 1 Eylül 1923'te, tam açılış günü Büyük Kanto Depremi'ni yaşadı, mimarı Amerikalı Frank Lloyd Wright'ın "yüzen temel" tasarımı sayesinde ayakta kaldı. Amerikalı bir mimarın işi olduğu doğru, adı İmparatorluk Oteli.
Kobe depreminden sonra Japonya'da kentsel dönüşüm ve sismik izolatör kullanımı gerçekten hızlandı — 2015'te 4.000'in üzerinde izolatörlü bina vardı. İzolatörlü binalar depremin etkisini ciddi oranda azaltıyor. Hastanelerdeki zorunluluk tam olarak şöyle işliyor: Sağlık Bakanlığı 2013'te yayımladığı bir genelgeyle — resmi bir yönetmelik değil, bir genelge — birinci ve ikinci derece deprem bölgelerindeki 100 yatak ve üzeri hastanelerin sismik izolasyonlu tasarlanmasını zorunlu kıldı; tarih 2012 değil 2013.
Dikey yapılaşma, nüfus yoğunluğunu artırmak demektir. Nüfus yoğunluğu artınca risk de artmış oluyor, çünkü binanın kütlesi de artıyor — deprem tehlikesi kabaca kuvvet çarpı yer ivmesi, yani kütle çarpı yer ivmesi. Kütleyi artırınca, iki kat çıkınca depremin tehlikesi de artmış oluyor. Aslında siz yağmurdan kaçarken doluya tutulabilirsiniz — kütleyi azaltmanız lazım, yani Cumhurbaşkanımızın dediği gibi yatay yapılaşmaya gitmemiz lazım. Kütle azalınca depremin tehlikesi de azalır; ama maalesef biz tam tersine gidiyoruz.
Bu kapsamda TOKİ'nin devreye girmesi gerektiğini düşünüyorum. Nasıl bu tür önemli projelerde devreye girdiyse — Avcılar'da bizim üniversitemizde şu anda oturduğumuz binayı geçen hafta TOKİ yaptı, gönül rahatlığıyla içine giriyoruz. Bir TOKİ standardı garanti edilmediği sürece, binalar yenilense de insanlarda yine bir endişe oluyor. Maalesef denetim de yeterli değil — zemin mühendisliğinde denetim yok, yapı mühendisliğinde denetim yeterli değil. Bu denetimi, yeterliliği ve kaliteyi sağlayamadığımız sürece, yerinde binalar yeniden yükselse bile tehlike azalmış olmayacak.
Fizik basit aslında: deprem kuvveti kabaca kütle çarpı ivme, yani F = m·a. Binanın kütlesini artırdığınızda — kat çıktığınızda — aynı zeminde, aynı depremde üzerine etkiyen yatay kuvvet de büyüyor. Bu, TBDY 2018'in de temel aldığı klasik bir yapı dinamiği ilkesi.
Dolayısıyla yatay yapılaşma en doğrudan çözümlerden biri olarak duruyor: kütleyi azaltmak, riski azaltmanın en pratik yollarından.
Gerçekten önemli dersler almamız lazım. Avrupa Birliği'nin hazırladığı risk haritasına bakmamız lazım — o haritayı çoğaltıp hepimiz duvarımıza asmamız gerekiyor. Riskin nerede büyük olduğunu görüp, riskin büyük olduğu yerden dönüşüme başlamamız lazım.
Mesela Kadıköy'de kentsel dönüşümü desteklerseniz — orada halkın maddi gücü zaten iyi, 1999 depreminde büyük hasar almadılar ama ekonomik olarak güçlü oldukları için kentsel dönüşümden faydalandılar, rantlarına rant kattılar. Ama benim gibi çalıştığım ve oturduğum Avcılar'da kentsel dönüşüm daha yeni başladı, insanlar nasıl yapacaklarını bile bilmiyor; bugün dolaştım, trafik işlemiyor, bir yangın çıksa, bir deprem olsa kimse kimseye yardım edemeyecek durumda.
Bu yüzden Japonların kentsel dönüşüm deneyiminden ders almamız gerekiyor: önce en kötü zemin üzerindeki insanları kurtarmamız gerekiyor. En kötü zemin, bir deprem olduğunda depremin maksimum kuvvetinin gözleneceği yer demektir — bunun adı Hatay'dır. O yüzden 6 Şubat 2023 öncesinde önce Hatay'dan, hatta öncesinde Avcılar'dan kentsel dönüşüme başlamamız gerekirdi; çünkü 1999'da zaten en kötü zeminin neresi olduğunu görmüştük. Depremin bize bunu tekrar göstermesine hiç gerek yok — bugün dünyada iyi zemin, kötü zemin 500 metre hassasiyetle biliniyor. Jeofizik mühendisleri 2004'ten bugüne 500 metre hassasiyetle VS30 haritası çıkarabiliyor; VS30, depremin 30 metreye kadar hangi hızla gideceğinin tahminine dayalı bir harita.
O zaman biz, iyi zeminin çok olduğu yere kentsel dönüşüm kaynaklarını yönlendirmeyeceğiz, çünkü orada zemin zaten bir kurtarıcı etki yapıyor — İstanbul'un Asya yakasında olduğu gibi. Kötü zemindeki insanları kurtarmak için kaynaklarımızı oraya yönlendirmemiz gerekir. Türkiye'nin, ülkenin kaynakları sınırlı, hepimiz biliyoruz. Ama "bu kaynakların dağıtımında herkese eşit davranacağız" dersek, bu bir adalet olmaz, bir hakkaniyet olmaz. Gerçekten bir depremde kim ölür? Kötü zemin üzerindeki ilçelerden başlamamız, onları kurtarmayı önceleyen bir bakış açısıyla kentsel dönüşümü yürütmemiz lazım. Yoksa parası olan zaten yüzde 51'e bile gerek duymuyor — "yıktın mı yaptın mı zaten değeri artacak" diyor. Önemli olan parası olmayan insanlara daha fazla vermek — "yarısı benden" değil, gerekirse "tamamı benden" diyerek o insanları kurtarabilmek.
Önce en kötü zeminin nerede olduğuna bakmak gerekir. Şu an elimde somut bir kaynak var: yakın tarihli bir çalışma[1], 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinden etkilenen bölgeyi kapsayan, coğrafi/jeolojik parametrelere dayalı bir Türkiye VS30 haritası çıkardı — GIS tabanlı, gerçekten saha ölçümü olmayan yerlerde bile tahmin üretebiliyor. TBDY 2018'in Tablo 16.1'i bu ölçümü ZA'dan ZF'ye altı zemin sınıfına karşılık getiriyor. Avrupa'daki risk haritası da bunu doğruluyor: 2020'de yayımlanan European Seismic Risk Model, Kahramanmaraş depreminden üç yıl önceydi.
Önceliklendirme meselesinde bakış açım net: kaynaklar sınırlıysa, onları en yüksek rant potansiyeline değil, en kötü zemin üzerindeki, en savunmasız bölgelere yönlendirmek gerekir — bu bir hakkaniyet meselesi. Afet risk azaltma literatüründe buna "risk-bazlı önceliklendirme" deniyor, Sendai Çerçevesi'nin de temel ilkelerinden biri.
🔎 Risk-Bazlı Öncelik Sıralaması İçin Sorulması Gereken Sorular
- Hangi ilçe/mahalle, VS30 haritasına göre en kötü zemin sınıfında (ZE/ZF)?
- O bölgedeki bina stoku ne kadar yoğun, ne kadar yaşlı?
- Kentsel dönüşüm kaynakları önce en kötü zemine mi, yoksa en yüksek rant potansiyeline mi yönlendiriliyor?
- MTA'nın 2026 Diri Fay Haritası'na göre bölge hangi fay hatlarına ne kadar yakın?
- Yeni yapılan/yapılacak binalarda deprem izolatörü uygulanabilir mi (müstakil yapı + uygun zemin şartı sağlanıyor mu)?
- Zemin ve yapı denetimi, bağımsız ve yeterli bir kurumca mı yapılıyor?
İlgili Yazılar
Bu programın ele aldığı zemin, yapı stoku ve kentsel dönüşüm ilişkisini üç gerçek röportajda daha derinlemesine bulabilirsiniz:
- 🏗️ Deprem Güvenliği Zeminle Başlar — TRT Radyo 1 Gün Ötesi (2026): zemin-bina etkileşimi, TBDY 2018 zemin sınıfları ve vatandaşın kontrol listesi.
- 🌋 Zemin Bilmeden Bina Güvenli Olamaz — TRT Radyo 1 Günebakan (2021): zemin sınıfı ZA-ZF, Vs30, 1999 Avcılar örneği ve taban izolatörü teknolojisi.
- 🏚️ 3,9 Kartal Depremi: Zemin Büyütmesi — TRT Radyo 1 Güne Bakan (2021): küçük bir depremin zemin büyütmesi ve beklenen Marmara depremi bağlamında değerlendirilmesi.
- 🎥 Hafta Başı — Tam Program Kaydı — Rehber TV (25 Ağustos 2026): moderatör Muhammed Hadi Aydemir ile birlikte Maruf İçke ve Kadir Sütçü'nün de yer aldığı yayının tamamı.
İlgili Kaynaklar
Deprem bilimi, zemin araştırmaları ve afet farkındalığı konusunda güncel içeriklere aşağıdaki platformlardan ulaşabilirsiniz:
- 🌍 Doğa ve Deprem Bilimi (Blog) — bilimsel makaleler, kapsamlı rehberler, güncel değerlendirmeler
- 🎥 YouTube Kanalı — ders videoları, konferanslar, röportajlar
- 📘 Facebook — blog yazıları, duyurular, etkinlikler
- 𝕏 X (Twitter) — güncel duyurular, yeni yazılar
- 💬 Doğa ve Deprem Bilimi WhatsApp Topluluğu — eğitim duyuruları, yeni yazılar ve etkinliklerden anlık haberdar olun
Depremi değil,
önceliği kaçırmayın.
Fay envanteri, zemin sınıfı ve yapı stoku ayrı ayrı değil, birlikte okunmalı — ve kaynaklar önce en kötü zemin üzerindeki, en yoğun bölgelere yönlendirilmeli. Deprem önlenemez; ama nereden başladığımız, kimin hayatını kurtaracağımızı belirler.
Comments
Post a Comment