🕊️ Sabrın Sessiz Yılları

Anı-Deneme Serisi · I
Zamanın Aynasında
Kendime Yazdığım Notlar · 2 Ağustos 2026
🌐 Language
📍 Anı-Deneme Serisi · I · 2 Ağustos 2026

Zamanın Aynasında

Echoes Across Time

Notes to My Future Self Inspired by August 2

Kendime Yazdığım Notlar · Facebook Anılarından Bir İç Yolculuk

2018 ve 2019'da, aynı takvim gününde paylaştığım birkaç cümlenin yıllar sonra "Anılar" özelliğiyle yeniden karşıma çıkmasıyla yazılmış bir iç muhasebe.

🏷️ Anı-Deneme 🏷️ Kişisel Tanıklık 🏷️ Facebook Anıları
📅 2 Ağustos 2026 ⏱️ ~5 dk okuma ✍️ Anı-Deneme 📡 Anı-Deneme Serisi · I

Yazının Özü

2018 ve 2019'un 2 Ağustos'unda paylaştığım birkaç kısa söz, o günlerde bana mesaj olarak değil, kendime tutunduğum cümleler olarak yazılmıştı. Yıllar sonra Facebook'un "Anılar" özelliğiyle yeniden karşıma çıkınca, bunların aslında tek bir hikâyenin farklı sayfaları olduğunu fark ettim: biri hayatımın en sessiz, en zor yılına; diğeri bir eşiğe, yeni bir başlangıca ait.

📍 Not: Bu yazı, daha önce kaleme aldığım "Road to Çanakkale 2019" yazısının devamı değildir. O yazıda yaşanan olayları ve yolculuğu anlatmıştım. Burada ise aynı yılların bende bıraktığı izleri, birkaç cümle üzerinden okumaya çalışıyorum.

📖 Metnin Perdeleri
01

Aynı Tarihin Sessiz Çağrısı

Farklı yıllarda aynı güne bırakılmış sözler, aslında tesadüf değil — sessiz bir günlüktü.

02

2018 — Sessizliğin En Derin Yılı

Adli kontrol, sıfır beğeni, ve telefonun çalmaması — sabır, dostluk, yalnızlık ve tavır üzerine kendime yazdıklarım.

03

Neden Yazıyordum?

Beğeni almak için değil, yaşadıklarım kaybolmasın diye yazılmış birkaç satır.

04

2019 — Yeniden Başlamayı Öğrenmek

Çanakkale'de yeni bir görev, yeni bir ev arayışı — ve hâlâ taşınan unutulmuşluk izi.

05

Mümkünlerin Kıyısında

Adaleti beklerken hayatı da ertelememek gerektiğini öğrenmek.

06

2026 — Aynaya Bakınca Gördüklerim

O satırların başkalarına değil, gelecekteki kendime yazılmış olduğunu anlamak.

📝 Tam Metin
"Bazı tarihler takvimde sıradan görünür; insanın hayatında ise sessiz dönüm noktalarına dönüşür."

Bu yazı, geçmişte yaşanan olayları yeniden anlatmak için kaleme alınmadı. O hikâyenin kronolojisini daha önce "Road to Çanakkale 2019" başlıklı yazımda paylaşmıştım. Buradaki amacım ise, yıllar sonra Facebook Anıları'nda aynı tarihe ait paylaşımları yeniden gördüğümde fark ettiğim ortak duyguları ve o günlerin bana öğrettiklerini kayda geçirmek.

Yıllar sonra geriye baktığımda ilginç bir ayrıntı fark ettim. Aynı tarihte, farklı yıllarda paylaştığım sözler birbirinden bağımsız değildi. Her biri, o günkü ruh hâlimin sessiz bir günlüğüydü.

2018'in 2 Ağustos'u ile 2019'un 2 Ağustos'u arasında takvimde yalnızca bir yıl vardı. Benim hayatımda ise iki farklı dünyanın hikâyesi vardı.

Bugün o paylaşımlara baktığımda, onları yalnızca birer alıntı olarak görmüyorum. Her biri, zor zamanlarda tutunduğum bir düşüncenin, bir umudun ya da bir sabrın izini taşıyor.

🌑 2018 — Sessizliğin En Derin Yılı

2018 yılı hayatımın en ağır dönemlerinden biriydi. Mesleğimden uzaktaydım. Hakkımdaki hukuki süreç devam ediyor, adli kontrol tedbiri kapsamında haftada bir gün ikamet ettiğim yere en yakın karakola giderek imza veriyordum. Yurt dışına çıkış yasağım nedeniyle, yurt dışında çalışma imkânı bulduğum hâlde bu fırsatları değerlendiremiyordum. Uzun süreli şehir dışı planları yapmak bile mümkün değildi. Hayatım, görünmez sınırlarla çevrelenmiş gibiydi.

Geriye dönüp baktığımda, en ağır yükün bunlar olmadığını görüyorum. En ağır olan, insanın hareket alanının yalnızca fiziksel değil, mesleki ve sosyal olarak da daraldığını hissetmesiydi. Bazen bunu kendi içimde açık hava hapishanesi duygusu olarak tarif ediyordum. Günlük hayat devam ediyor görünüyordu; ama geleceğe doğru adım atma imkânı büyük ölçüde durmuştu.

Bu dönemde iş aramayı hiç bırakmadım. Türkiye'de farklı kurumlara başvurular yapıyordum. Başvuru formlarında neredeyse her zaman şu soru yer alıyordu: "Son çalıştığınız üç kurum." Ben de gerçeği yazıyordum: İstanbul Üniversitesi, University of Alberta, King Fahd University of Petroleum & Minerals.

Bu satırları yazdıktan sonra çoğu zaman sessizlik başlıyordu. Geri dönüş alamadığım çok başvuru oldu. Bunun nedenini hiçbir zaman kesin olarak bilemedim. Ancak o dönemin koşullarında, özgeçmişimde yer alan bu kurumlarla başvurduğum pozisyonlar arasındaki belirgin farkın dikkat çektiğini ve içinde bulunulan toplumsal atmosferin de bu sessizlikte payı olabileceğini düşündüm.

İnsan, zor günlerinde dostlarını saymıyor; kimlerin sessizleştiğini fark ediyor. Belki de bu yüzden o günlerde paylaştığım sözlerin çoğu yalnızlık, sabır ve dostluk üzerineydi. Onlar başkalarına verilmiş mesajlar değildi. Kendi içimde ayakta kalabilmek için tutunduğum cümlelerdi.

O yıllarda paylaştığım sözlerin önemli bir kısmı Mevlana'ya aitti. Bunun nedeni yalnızca o sözleri beğenmem değildi. Her biri, sanki zor zamanlarda ruhuma iyi gelen bir reçetenin satırları gibiydi. Bugün dönüp baktığımda, o paylaşımları Mevlana'nın asırlar öncesinden uzanan manevi bir "terapi eczanesi"nden seçilmiş ilaçlar gibi görüyorum. İhtiyacım olan gün hangi duyguysa, karşıma çıkan söz de çoğu zaman ona karşılık veriyordu.

🕊️ Sabır
Seni iki şey anlatır: hiçbir şeyin yokken gösterdiğin sabır, her şeyin varken sergilediğin tavır.

Yıllar sonra bu cümleyi yeniden okuduğumda, neden beni bu kadar etkilediğini daha iyi anlıyorum. Çünkü gerçekten de elimde çok az şey kalmıştı. Ama umudumu kaybetmemiştim.

Yetiştiğim kültür bana sabrın yalnızca beklemek olmadığını öğretmişti. "Sabreden derviş muradına ermiş", "Her şerde bir hayır vardır" ve "Ümitsizlik yoktur" gibi sözler, çocukluğumdan beri duyduğum öğütlerdi. O yıllarda paylaştığım Mevlana sözleri de bu yüzden yalnızca güzel cümleler değildi; ruhumu ayakta tutan manevi birer dayanak, adeta bir terapiydi.

Aslında hayatımda daha önce de haksızlıklarla karşılaşmıştım. Akademik yaşamım boyunca görev yaptığım bazı kurumlarda farklı nedenlerle mağduriyetler yaşamış, birinde sözleşmem yenilenmemiş, bir diğerinde ise yaşanan hukuksuzluklara daha fazla ortak olmamak için görevimden ayrılmayı tercih etmiştim. Ancak bu kez yaşadığım süreç farklıydı. İlk kez hareket özgürlüğüm kısıtlanmış, mesleğimi sürdürme imkânım ciddi biçimde daralmıştı.

Buna rağmen içimde önemli bir güven vardı. Daha önce hukuki yollarla hakkımı alabildiğimi görmüştüm. Bu nedenle, en ağır dönemimde bile hukukun sonunda işleyeceğine olan inancımı kaybetmedim. Bu inanç, sonucu bildiğim anlamına gelmiyordu; yalnızca mücadeleden vazgeçmemem gerektiğini hatırlatıyordu.

Bu yüzden sabır benim için beklemek değildi. Her sabah yeniden ayağa kalkabilmekti. Her hafta yeniden umut edebilmekti. Yeni iş başvuruları yapmaya devam etmekti. Okumayı, yazmayı ve üretmeyi bırakmamaktı. Her şeye rağmen kendim olarak kalabilmekti.

Yıllar sonra bazı dostlarım, "çok iyi dayandın" ya da "işe döndüğünde tavrını hiç bozmadın" dediler. Belki de o günlerde beni anlatan şey gerçekten sabır ile tavır arasındaki o ince çizgiydi. Biri yoklukta sınandı; diğeri, yeniden ayağa kalktıktan sonra ortaya çıktı.

🤲 İnanç ve Dostluk
Derin sıkıntı zamanı geldiğinde, anlarsın ki Allah'tan başka dost yoktur...

Bu sözün doğruluğunu tartışmak gibi bir niyetim hiç olmadı. Benim için önemli olan, o yıllarda bende uyandırdığı duyguydu.

Zor zamanlar, insanın çevresindeki kalabalığı değil; yanında gerçekten kalanları gösteriyor. Ailem, birkaç yakın dost ve birkaç akrabam — o günlerde hayat yolculuğumda en büyük desteği onlar verdiler.

Fakat geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, beni ayakta tutan yalnızca insanların varlığı değildi. İslam inancının bana kazandırdığı bakış açısıydı. Müslüman olarak yetişen biri bilir ki, Allah insana şah damarından daha yakındır. İnsanların iyiliği de kötülüğü de, sonunda O'nun dilemesiyle gerçekleşir. Bu inanç, en zor günlerde bile ümitsizliğe kapılmamamı sağladı.

Bu yüzden hiçbir zaman tamamen yalnız olduğumu hissetmedim. İnsanların sessizleştiği zamanlarda bile Allah'ın benimle olduğu inancı, içimde sarsılmayan bir güven duygusu oluşturdu. Hukuki sürecin sonunda hakkımı alacağıma dair inancımın temelinde de yalnızca geçmiş tecrübelerim değil, aynı zamanda bu teslimiyet vardı.

Facebook paylaşımlarımın bazılarının altında tek bir beğeni bile yoktu. O günlerde bunu yalnızlık olarak hissettiğim zamanlar oldu. Bugün ise o sessizliği farklı okuyorum. Çünkü bazen dijital sessizlik de yaşanmışlığın bir belgesidir. Ve bazen, en sessiz günlerde yazılan birkaç satır, insanın kendi geleceğine bıraktığı en güçlü tanıklık olur.

🕊️ Sabrın Sessiz Yılları
İnsanlığın ortak düşünce mirasından bir yankı Yalnızlığın kimi zaman bir kaçış, kimi zaman da insanı incitenlerden uzaklaşmanın bir yolu olabileceğini anlatan düşünceler, o günlerde karşıma sıkça çıkıyordu.

Bugün o satırları yeniden okurken artık farklı bir soru soruyorum: gerçekten yalnız mıydım, yoksa yalnız bırakıldığımı mı hissediyordum? Aradan geçen yıllar bana bunun cevabını verdi. Hayır. Aslında hiçbir zaman tamamen yalnız değildim.

İlk günden son güne kadar ailem yanımdaydı. Özellikle kardeşimin, ben istemesem bile, maddi ve manevi anlamda arkamda dimdik durması bugün dönüp baktığımda çok daha büyük bir anlam taşıyor. O günlerde bunu doğal karşılıyor olabilirdim; bugün ise bunun ne kadar büyük bir kardeşlik örneği olduğunu daha iyi anlıyorum.

Akrabalarımın bir kısmı, birkaç yakın dostum, zaman zaman arayan meslektaşlarım ve danışman hocam... Sayıları çok değildi. Ama önemli olan sayı değildi; en zor günlerde kimin aradığıydı.

Belki de zor zamanların insana verdiği en büyük hediye budur: kalabalıkların değil, gerçek bağların değerini öğretmesi. Aile olmanın, kardeşliğin ve akrabalık ilişkilerinin yalnızca bayramlarda ya da güzel günlerde değil, insanın düştüğü zamanlarda anlam kazandığını yaşayarak öğrendim.

Çünkü insan iyi günlerinde çevresindeki insanları tanımaz. Asıl tanışma, kötü günlerde başlar. Kimlerin sessizce uzaklaştığını da, kimlerin hiçbir karşılık beklemeden yanında durduğunu da o zaman anlarsınız. Belki de bu yüzden bugün, o yılları yalnızlık yılları olarak değil; gerçek dostluğu, kardeşliği ve aile olmayı yeniden öğrendiğim yıllar olarak hatırlıyorum.

✍️ Neden Yazıyordum?

O günlerde paylaştığım sözlerin çoğunun altında tek bir beğeni bile yoktu. Bugün dönüp baktığımda bunun artık hiçbir önemi olmadığını görüyorum. Çünkü ben o cümleleri beğeni almak için yazmamıştım. Yaşadığım duygular kaybolmasın diye yazıyordum. İnsan bazen başkalarına değil, gelecekteki kendisine tanıklık bırakıyor. Yazmak, benim için tam da buydu.

Yaşadıklarım başlamadan önce, akademik hayatımla ilgili bambaşka hayaller konuşuluyordu. Kimi zaman dost meclislerinde "Rektör mü olacaksın, bakan mı olacaksın?" diye takılanlar olurdu. Çok değer verdiğim duayen bir hocamız da zaman zaman gülümseyerek, "Seni bir üniversiteye rektör yapalım" derdi.

Hayatın birkaç yıl içinde beni bambaşka bir sınavla karşılaştıracağını ise hiç tahmin etmemiştim. İlk günlerde yaşadıklarım bana gerçekten "yok artık..." dedirtecek kadar beklenmedikti.

Fakat yetiştiğim kültürde yaşanan her zorluğun bir imtihan olduğuna inanılır. Ben de yaşadığım süreci böyle okumayı tercih ettim. Bu bakış açısı, olanları hafife almak değil; insanın umudunu kaybetmeden yoluna devam edebilmesini sağlayan bir dayanaktı.

Belki de bu yüzden paylaşımlarım hiç kesilmedi. Bazı insanların sosyal medya hesapları zor günlerde bıçak gibi susarken, ben yazmaya devam ettim. Çünkü yazmayı sürdürmem, hayata ve geleceğe olan inancımı da sürdürdüğümün sessiz bir ifadesiydi.

İnsan, en zor yıllarında neden bazı sözlere tutunur? Belki de cevabı basittir: bazen bir cümle, bir dostun omzundan daha uzun süre insanın yanında kalabilir.

🌅 2019 — Yeniden Başlamayı Öğrenmek

Bir yıl sonra hayat yeniden hareket etmeye başlamıştı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nde yeni görevime başlamıştım. Yeni bir şehir, yeni bir ev, yeni bir düzen...

Bugün geriye baktığımda bunun yalnızca bir iş değişikliği olmadığını görüyorum. Aslında yeniden hayata başlamayı öğreniyordum.

O günlerde neden yolumun Çanakkale'ye düştüğünü ben de tam olarak bilmiyordum. Belki de hayatın bazı cevapları, ancak yıllar geçtikten sonra anlaşılabiliyor.

Göreve başladığım bölümde ilginç bir ayrıntıyla karşılaştım. Benzer mağduriyetler yaşamış akademisyenler de vardı. Bana verilen çalışma odası, onlardan birinin kullandığı odaydı. Bunu ilk günlerde sadece bir tesadüf olarak görmüştüm. Bugün ise aynı mekânın, farklı zamanlarda benzer sınavlardan geçen insanların sessiz tanıklığını taşıdığını düşünüyorum.

🏡 Yeni Bir Ev
Görmek o kadar kolay, beğenmek o kadar zordur.

O günlerde onlarca ev gezdim. Bir evi görmek gerçekten kolaydı. Fakat beğenmek — insan yalnızca dört duvar seçmiyor. İş yerine yakınlığı, denize olan mesafeyi, mahallenin huzurunu, doğayla kuracağı ilişkiyi ve yeni hayatının ritmini de seçiyor.

Bugün dönüp baktığımda bu sözün aslında evlerden çok daha fazlasını anlattığını görüyorum. Hayat da böyledir. Seçenekleri görmek kolaydır. Hangisinin insanın ruhuna iyi geleceğini anlayabilmek ise zaman ister.

🤝 Hatırlanmak
İhtiyaç duyana kadar seni unuturlar.

Bu söz, 2016-2019 yılları arasında yaşadığım duyguların kısa bir özetiydi. İşsiz kaldığım yıllarda telefonun daha az çaldığını, insanların daha seyrek aradığını görmüştüm. Elbette ailem, birkaç yakın arkadaşım ve bazı akrabalarım hep yanımdaydı. Ama insan böyle dönemlerde, ilişkilerinin gerçek ağırlığını daha net hissediyor.

Çanakkale'de yeni görevime başlamış olsam da, o yılların bıraktığı iz hemen silinmedi. Zamanla şunu öğrendim: bazı insanlar hayatınıza yalnızca iyi günlerde eşlik eder. Bazıları ise hayatınızın yönünü değiştiren zor günlerde sessizce yanınızda kalır. İşte gerçek dostluk, çoğu zaman o sessiz günlerde görünür hâle gelir.

⏳ Mümkünlerin Kıyısında
Mümkünlerin kıyısında oturup imkânsızı bekledik; hep böyle kaybettik.

Yıllar sonra bu cümleyi yeniden okuduğumda hâlâ üzerinde düşünüyorum. Belki de beni etkileyen şey, tek bir anlamının olmaması.

İlk okuduğumda bunu adaletin gecikmesi olarak yorumlamıştım. Beklediğim şey aslında çok basitti: hukukun makul sürede işlemesi ve hayatın yeniden normal akışına dönmesi.

Bugün ise bu cümle bana başka bir şey söylüyor. Hayatta her zaman iki alan var. Birincisi, değiştirebileceğimiz ve bugün harekete geçebileceğimiz alan. İkincisi ise, bizim irademizin dışında kalan alan. Ben o yıllarda uzun süre ikinci alana bakmışım. Oysa önümde hâlâ mümkün olan pek çok şey varmış: okumak, yazmak, üretmek, yeni iş başvuruları yapmak, yeni bir hayata hazırlanmak, ailemle daha fazla vakit geçirmek.

Beklemek gerekiyordu belki. Ama beklerken yaşamayı bırakmamak gerekiyordu. Bugün bu söz bana bunu hatırlatıyor. İmkânsızı beklemek, çoğu zaman mümkünü ihmal etmektir. Belki de insanın en büyük kaybı, ulaşamayacağı şeyler yüzünden elinin altındaki güzellikleri görememesidir.

Çocukluğumdan beri duyduğum "Pirince giderken bulgurdan olmak" sözü de aynı gerçeği anlatıyordu. Yıllar sonra çok değer verdiğim hocam Prof. Dr. Kazım Ergin'in sıkça söylediği bir cümleyi de farklı gözle okuyorum: "İyinin düşmanı daha iyidir." İnsan bazen elindeki iyiye şükretmek yerine, daha iyisinin peşinde koşarken sahip olduklarını da kaybedebilir.

Belki de "mümkünlerin kıyısı" tam olarak burasıdır. Hayat bize bugün yaşayabileceğimiz birçok imkân sunarken, yalnızca henüz ulaşamadığımız bir şeye odaklanırsak, kıyıda beklerken denizin güzelliğini bile fark edemeyebiliriz.

Hayat bize her zaman iki şey sunar: beklediğimiz şeyler ve bugün yapabileceklerimiz. Bilgelik, beklediğimiz şey gerçekleşene kadar yapabileceklerimizi ihmal etmemektir.
🪞 2026 — Aynaya Bakınca Gördüklerim

Yıllar sonra Facebook bana eski paylaşımlarımı yeniden gösterdi. Ben ise onların arasında gençliğimin, yalnızlığımın, sabrımın ve yeniden başlayabilme cesaretimin izlerini gördüm.

Bugün anlıyorum ki o satırlar, başkalarına değil, gelecekteki kendime yazılmış.

Belki de bu yüzden hâlâ anlamlarını koruyorlar. Çünkü insan bazen en gerçek cümlelerini alkış almak için değil, unutulmamak için yazar.

Tam da bu yazıyı kaleme aldığım günlerde hayat bana başka bir aynayı daha gösterdi. 1 Ağustos 2026'da, yaklaşık on yıl aradan sonra yeniden Avcılar Kampüsü'ne döndüm.

17 Ağustos 2016'da ayrıldığım kampüs, artık aynı isimle anılmıyordu. İstanbul Üniversitesi'nin yerini İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa almıştı. Benim çalışma odam da artık eski binada değil, yeni bir binadaydı. Hayat değişmişti. Ama kampüs yolları aynıydı.

Akşam ofisten çıkarken, on yıl önce yürüdüğüm yolların büyük bölümünden yeniden yürüdüm. Yol üzerinde yıllar önce uğradığım Elazığlı Ahmet Usta'ya uğrayıp bir çiğ köfte yedim. Sonra, on yıl önce son kez bindiğim metrobüs durağından bu kez yeniden evime doğru yola çıktım.

Fark ettim ki değişen yalnızca mekânlar değildi. Değişen bendim. On yıl önce aynı yollardan ayrılırken geleceğin bana ne getireceğini bilmiyordum. Bugün ise aynı yollardan yürürken geriye dönüp bakabiliyor ve şunu söyleyebiliyorum: insan bazen kaybettiğini sandığı yollara yıllar sonra yeniden döner. Ama o dönüş, hiçbir zaman aynı insan olarak gerçekleşmez.

Bazen bir tarih, takvimde sıradan bir gündür.
Ama insanın hayatında aynı tarihe yıllar boyunca bırakılmış küçük notlar, zamanla tek bir hikâyeye dönüşür.
Bu yazı, benim hayatımın 2 Ağustos sayfasıdır.

Geçmiş değişmez. Ama geçmişe bakışımız değiştikçe, onun bize öğrettikleri de değişir.

Belki de hayat, geçmişi unutmak değil; ona yeniden bakabilecek kadar yol alabilmektir.

Bugün geriye baktığımda görüyorum ki, 2 Ağustos benim için hiçbir zaman yalnızca bir tarih olmamış. 2018'de sabrı, 2019'da yeniden başlamayı, 2026'da ise geriye bakabilmeyi öğreten sessiz bir dönüm noktası olmuş. Belki de hayat, başımıza gelenleri unutmak değil; yıllar sonra aynı tarihe yeniden bakıp o günlerin bizi nasıl değiştirdiğini fark edebilmektir.

P.S. Eğer bir gün Facebook Anıları size yıllar önce yazdığınız bir cümleyi yeniden gösterirse, onu yalnızca bir paylaşım olarak okumayın. Belki de o satırlar, geçmişteki sizin bugünkü size bıraktığı sessiz bir mektuptur.
📖 Epilog

Bu yazıyı yazarken şunu fark ettim: 2018'de yazdığım cümleleri, 2026'da yeniden yorumluyorum. Belki de 2036'da aynı satırları bir kez daha okuyacak ve bambaşka anlamlar bulacağım.

Çünkü değişen geçmiş değildir.
Geçmişe bakan insandır.
🔗 İlgili Yazı: Bu yazı, "Road to Çanakkale 2019" başlıklı kronolojik anlatının duygusal tamamlayıcısıdır.
✒️ Yazarın Notu: Bu deneme, 2 Ağustos tarihlerinde farklı yıllarda Facebook'ta paylaştığım kısa sözlerin ve görsellerin, yıllar sonra "Anılar" özelliği sayesinde yeniden karşıma çıkmasıyla kaleme alındı. O günlerde yazdığım satırlar, olayları anlatmak için değil; yaşadığım duyguları kaybetmemek için paylaşılmıştı. Bu metin, o parçaların yıllar sonra yeniden okunmasıyla oluşan bir iç muhasebenin ürünüdür.
📤
PDF / Word olarak dışa aktar
Times New Roman · Gazete formatı · Baskıya hazır
🔬 Tüm Yazıları İncele →
Anı-Deneme · Zamanın Aynasında · Ağustos 2026
🪞
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Deprem Sismolojisti · Jeofizik Mühendisi · JeoTurizm EduPanel
Edinburgh'dan İstanbul'a; yeraltı verilerinden saha romanlarına, ve şimdi kişisel anı-denemelere — bilimi insanla buluşturan bir araştırmacının yolculuğu. Anı-Deneme Serisi, bilimsel çalışmaların arasında kalan insani izleri kayda geçirir.
🔗 aliosmanoncel.blogspot.com
Bu içeriği paylaş

Comments

Popular posts from this blog