📖 Köyden Şehire, Şehirden Köye

Köye Dönüş: Erik Ağacının Altında Bir Öğleden Sonra · JeoTurizm EduPanel
JeoTurizm EduPanel · Saha Romanı
Köye Dönüş: Erik Ağacının Altında Bir Öğleden Sonra
Prof. Dr. Ali Osman Öncel · aliosmanoncel.blogspot.com · 2026
Köye Dönüş: Erik Ağacının Altında Bir Öğleden Sonra — Prof. Dr. Ali Osman Öncel, arıcılık, Trakya köy hayatı, Doğa ve Deprem Bilimi Topluluğu
📅 7 Temmuz 2026 ⏱️ ~7 dk okuma 🖊️ JeoTurizm EduPanel
🌐 Dil:

Köye Dönüş: Erik Ağacının Altında Bir Öğleden Sonra

Hafta sonu bir köy ziyaretimiz vardı. Köy kahvesinde otururken çayımızı yeni almıştık ki, kapının önünden geçen eski model bir kamyonet durdu; kasasında birkaç kasa sebze vardı. Şoför, poşet salatalıkları kahvenin önüne bıraktı. Eşim gülümseyerek "Satıyor musunuz?" diye sordu. "Satıyorum," dedi. O an, şehirde market raflarında kaybettiğimiz temasın çok küçük bir hareketle geri dönebileceğini düşündüm.

Eskiden "köyden indim şehire" derlerdi. Şimdi tersini yaşıyoruz. Şehir öyle bir kalabalığa, öyle bir betona dönüştü ki, insanlar artık köye dönmenin hayalini kuruyor. Kiminin planı bir tarlanın ortasına konteyner koymak, kiminin hayali eski bir köy evi satın almak, kiminin kafasında ise sıfırdan tasarlanmış müstakil bir köy evi var.

Ama büyük şehirlere yakın köylere gerçek anlamda yaklaşmak artık kolay değil. İstanbul'un köylerinde gördüğüm şey bambaşka bir manzara: her yanı kameralı, dışarıya kapalı, geniş arazilere gömülü yapılar. Bunlara artık "ev" denmiyor; "çiftlik" deniyor. Sahipleri de son dönemde sıkça karşılaştığım, ülkenin gayri safi millî hasılasından en büyük payı alan o yüksek segment insanlar.


Kahvede Bir Duraklama

Köy kahvesine oturduk. Sıcakkanlı insanlar, Türk misafirperverliğinin gereğini yerine getirip hemen sordular: "Bir çay içmez misiniz?"

Gözüm boş duran bir dükkâna takıldı. "Burası da mı kahveydi?" diye sordum.

"Evet, artık değil."

Köylerde aktif nüfus yaşlanıyor, gençler şehre gidiyor; geriye çoğu zaman yalnızca anı, emek ve bekleyiş kalıyor.

Gelişmiş ülkelerde tarım ve gıda üreticisine verilen desteklerin Türkiye'deki karşılığı ne kadar, bilemiyorum. Ama okulda öğretilen basit bir gerçek var: köyde çocuk sayısı arttıkça, ölen ebeveynden kalan toprak miras yoluyla parçalanıyor, üretime açık alan küçülüyor. "Bir baba kırk çocuğa bakar, kırk çocuk bir babaya bakamaz" derler. Oysa bir zamanlar kırk çocuğa bakan o toprak, şimdi kırk çocuğun kendine bile bakamadığı bir parçaya bölünmüş durumda. Belki de mesele şu: çocuklar çocuk kalmıyor, kendileri de anne baba oluyor. Kırk çocuk büyüyüp çoluğa çocuğa karışınca, aynı toprağı bu kez kendi çocukları için yeniden bölüşmek zorunda kalıyor; nüfus salkım gibi kendi üstüne katlanarak çoğalıyor.

Aklımdan bir söz geçti: "Moraliniz bozuksa tanımadığınız biriyle tanışın, konuşun, tanıyın; size iyi gelir." İnsanlar bunu uygulasa, belki psikologların kapısını çalanların sayısı da azalırdı. Bilemedim, yalnızca sesli düşünüyorum.

Çayımızı bitirip köy kahvesinden ayrıldık; yolculuğumuz asıl hedefimize, ormanın içindeki sessiz bir köye doğru devam ediyordu.


Orman Köyüne Varış

İstanbul'dan iki saatlik yolculuğun ardından bir orman köyüne vardık. Sessiz, doğal, dokunulmamış bir yer. Bir erik ağacı gördüm ve durdum.

Yol kenarında duran erik ağacı, sanki yıllardır oradaymış değil de beni bekliyormuş gibiydi. Arabanın kapısını kapattığım anda duyduğum ilk şey kuş sesleri oldu; şehirden getirdiğim telaş ise birkaç adım sonra geride kaldı.

Şehirde yaşayan biri için ağaçtan meyve almak, pazarda tek tek yumurta seçmek kadar unutulmuş bir eylem. Şehirli, dokunarak seçmeyi unutmuş; paketli gıdalardan, "elinizi sürmeyin" denilen meyvelerden bıkmış durumda. Oysa dalların arasında kaybolmak, gözle seçip elle koparmak, bambaşka bir şey.

İçeride birini gördüm. "Bir tane tadına bakabilir miyiz?" diye sordum.

"Evet, istediğiniz kadar alın."

Köyde yaşayan herkes artık köylü değil. Bize "buyurun" diyen kişi de yirmi yıldır İstanbul'dan hafta sonları buraya gelen bir İstanbullu. "İçeride bir kahveye bekleriz" deyince eşimle içeri girdik.


Yirmi Yıllık Hikâye

İçeride başlayan sohbet, aslında yirmi yıl önce başlamış bir hikâyeye dayanıyordu. Bahçede yirmi senelik bir emek vardı: farklı meyve ağaçları, tavuklar, kuşlar için ayrı ayrı yapılmış kümesler. Doğaya adanmış bir hayat.

Bahçede tavuklar serbest dolaşıyordu. Bir horoz diğerlerinden belirgin biçimde iriydi. Gülerek, "Amerikan horozu bu," dedi. Horoz sanki sözünü anlamış gibi başını kaldırıp birkaç adım attı. O an anladım ki bu bahçede yalnız insanlar değil, hayvanların bile birer hikâyesi vardı.

"Hafta içi evim açık," dedi, "isteyen gelir yumurtasını alır bizden; gelir bakarlar da." Şehirlinin köy içinden biriyle kurduğu bu tür bir dayanışma, o gün gördüklerim arasında beni en çok etkileyenlerden biriydi. Çıkarken bize de o yumurtalardan verdiler.

Şehirden köylü diyemeyeceğim bir insandı bu; yirmi yaşına kadar başka bir yerde yaşadığını, her şeyi dedesinden öğrendiğini söylüyordu. Paylaşımında cömertti. Çıkarken, iki tekerli bir arabayla bahçeden gereksiz şeyleri toplayıp atmaya giderken gördük onu. Ağzımdan istemsizce döküldü: "Beni korkutuyorsunuz; bu kadar çalışmayı ben yapamam." Ama bir köye yerleşirsem bana tecrübe aktaracak böyle insanların varlığını görmek, hevesimi tam da o an artırdı.

Bahçeden çıkarken geriye dönüp bir kez daha baktım. Bir sismolog olarak yıllardır yerin altındaki katmanları okumaya çalışıyorum; o gün ise ilk kez toprağın üstünde biriken emeğin katmanlarını okuyordum. İkisinin de ortak dili sabırdı.

Bu tür "şehirli köylüler" — genelde beyaz yakalı, yüksek eğitimli insanlar — köye kendi ufuklarını da taşıyor, köydekilere de bir ufuk veriyor olmalı. Adam, avcılık merakı yüzünden yirmi senedir bu köye hiç aksatmadan geldiğini anlattı. Eğitimli av köpekleriyle Trakya ormanlarında çulluk kuşu avlıyorlarmış; arada da saklı derelerde balık tutuyorlarmış. Köyde şehirli köylüler için âdeta yaşanmış bir rehber hazırlamış gibiydi.

Bir keresinde Nevşehir'de birinin yirmi günlük köy yaşam kampları düzenlediğini duymuştum; katılımcılar köylüler gibi yaşıyor, büyük ilgi görüyormuş. Bir başka örnek, TRT Belgesel'de ailemizden birinin de yer aldığı bir yapımdı: köylülerden birinin ailesiyle birlikte, onlar nereye giderse oraya gidiliyordu. Böyle projeler Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından geliştirilse, büyük ilgi görebilir diye düşündüm.

Eşim, ben fark etmeden bir poşet nane toplamıştı. Bu satırları yazarken çayıma birkaç yaprak nane attım. Bardaktan yükselen koku, beni yeniden o erik ağacının altına götürdü. Bazı yolculuklar kilometreyle değil, hafızada kalan kokularla ölçülüyor.


Dalların Arasındaki Kovan

Sohbet arıcılığa geldi. Eşimle geçen yıl bir arıcılık kursuna gitmiştik; ileride bir köye yerleşirsek kendi arı kovanlarımızın olmasını hayal ediyorduk. Bunu anlatınca, "Ben de arıcılık yaptım," dedi. Gerçekten şaşırdım. Karşımda her işi bir kere olsun denemiş, hiç durmadan üreten bir insan modeli vardı.

Bahçesindeki bir ağacın gövdesine küçük bir sehpa monte etmiş, üzerine de bir arı kovanı yerleştirmişti. "Bunu kim yaptı?" diye sordum. "Ben yaptım," dedi, "tamamen kendi işim." Dalların arasında duran o beyaz kutuya bakarken, arıların oraya nasıl alıştığını merak ettim.

Kovanın önünde durup uzun uzun anlattı: kovanı ne zaman kurduğunu, arıların mevsime göre nasıl davrandığını, bal almanın ne kadar sabır istediğini. Ben yalnızca dinledim; bilmediğim bir dünyaydı bu.

Bir sismolog olarak yıllardır yerin altındaki hareketleri okumaya çalışıyorum; o gün, arıların da kendi düzenini nasıl kurduğunu izlerken, sabrın yalnızca toprakta değil, bir kovanın içinde de biriktiğini düşündüm.

Sonra eşime gösterdim. "Kovan," dedim, başka bir şey söylemeden. O da şaşırdı, çıktı, birkaç fotoğraf çekti. Nedense, ikimizin de dikkatini aynı anda çeken bir şey olmuştu bu.


Avcılık Üzerine Bir Sohbet

"Avcılık bir spor değil," dedi. "Ailemizden böyle gördük, böyle yetiştim. Rizeliyim. Ailemden aldığım kültürü sürdürüyorum."

Gündüz avlandığını, köpeklerin kuşların kokusundan yerlerini bulduğunu, kuşları havalandırdıklarında vurduklarını anlattı. Devletin çulluk kuşu için av bölgeleri ilan ettiğini, dolayısıyla bunun yasal bir avcılık olduğunu söyledi.

"Bir kerede vurmak zorundayım. Ölmediyse kafasından keseriz, yoksa mundar olur."

Benim için yeni bilgilerdi. Aklımdan geçti: barış zamanında, izinli av bölgelerinde insanların kendi geçimini sağlayacak kadar avlanması gerçekten akıl dışı mıydı? Sonuçta oltayla balık tutmakla av tüfeğiyle kuş avlamak arasındaki fark, yalnızca yöntemdendi.

Köyün gençlerinin artık mert davranmadığını söyledi. "Gece kuşları yuvasında öldürmeye gidiyorlar. Avcılıkta mertlik vardı. Hem yavrulu bir hayvan olabilir, hem de bana göre canlıları gafil avlamak kalleşliktir. Kadırga'da büyüdüğüm için mertlik benim için en önemli kavramdır. Arkadan saldırılmaz," dedi.

Haklıydı.


Saklı Bahçe

Bir süre sonra acıktık. Eşime "arabada karpuz var" dedim; yazın karpuz, peynir, ekmek yeter de artar bile. Yol üstünde bir yerden ekmek, peynir ve zeytin aldık.

Güzel bir yer gördük ama kapıda "Yiyecek ve içecekle girilmez" yazıyordu. Biraz ileride başka bir yer dikkatimizi çekti; oraya insanlar rahatça giriyordu. Tam derenin kenarında bir masa bulduk — belediye koymuş olmalıydı.

Sonradan öğrendik ki muhtarlık, burası için para topluyormuş. Açık alanların paralı hâle gelmesi, üstüne "özel mülk" tabelaları asılması dikkatimi çekti. Doğanın kendisi bile artık bir işletme kalemine dönüşebiliyordu.

Kelebekler dere boyunca uçuşuyor, dağdan gelen su derenin içine akarken bir huzur bırakıyordu. Güzel bir zaman geçirdik; fazla kalmadık. Belki de "saklı" olan bahçe değildi; şehirde yaşarken yavaşlamayı unutan bizdik.


Sonuç: Toprağın Hafızası

Hafta sonu, benim için beklenmedik bir deneyime dönüştü. Bir erik ağacının dalları arasında kaybolurken başlayan yolculuk, beni köyün boşalan kahvelerinden mirasla parçalanan topraklara, oradan da yirmi yıllık bir emeğin ve bir avcının mertlik anlayışına, ve sonunda dere kenarında kurulan küçük bir sofraya kadar taşıdı.

Toprak da, tıpkı insan gibi, sürekli bölünerek küçülüyor — miras yoluyla, göçle, unutuşla. Ama bir erik ağacının altında durup dala uzanan el, o küçülmeye karşı hâlâ direnen küçük bir jest gibiydi. Köy, yalnızca terk edilen bir yer değil; doğru bakıldığında, şehrin unuttuğu dokunma biçimini yeniden hatırlatan bir laboratuvar.

Saha Romanı Notu: Toprak yalnız iz bırakmaz; hafıza da biriktirir.

Sahadan Kareler

253 numaralı kovan
253 numaralı kovan.
Saklı Bahçe'deki ahşap masa, dere kıyısında
Derenin yanındaki masa.
Aynı köşeden, köye doğru bakış
Aynı noktadan köye bakış.
Kovanların başında, arıcılık kursuna başlamış karı koca çift olarak
Arıcılık heyecanı, kovanların başında.
Aynı heyecanla, bir kare daha
Kovanların yanında bir hatıra.
Kovana yakından bakış
Kovana yakından bakış.
Derenin kenarında, ağaç gölgesinde bir an
Derenin kenarında, ağacın gölgesinde bir an.

Büyütmek için bir kareye dokunun.

📤
PDF / Word olarak dışa aktar
Times New Roman · Gazete formatı · Baskıya hazır
🗄️ Veri: AHEAD · INGV · ShakeMap
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
Prof. Dr. Ali Osman Öncel
JeoTurizm EduPanel · Jeofizik · Deprem Araştırmaları
Edinburgh Üniversitesi misafir araştırmacısı (1993). Türkiye ve uluslararası jeofizik araştırmalarında 30+ yıl. aliosmanoncel.blogspot.com

Popular posts from this blog