🌍 Deprem Sigortası: Tehlike mi, Risk mi?
🌍 Deprem Sigortası: Tehlike mi, Risk mi?
Zorunlu deprem sigortası sistemleri, zeminin gerçek direncini fiyatlamaya ne kadar yansıtıyor? Ve bir yıllık poliçe, bir yıllık risk mi demek? Türkiye'den DASK, Kaliforniya'dan CEA ve dünyadan dört model, aynı sorulara çok farklı cevaplar veriyor.
Yazının Özü
Zorunlu deprem sigortası sistemleri, zeminin gerçek direncini fiyatlamaya ne kadar yansıtıyor? Bu yazının başlangıç vakası Türkiye'den: DASK'ın kamuya açık interaktif haritası, girilen adrese göre bir "risk grubu" göstererek zorunlu deprem sigortası priminin görünür temelini oluşturuyor. Ancak bu haritanın alt yapısı, AFAD'ın 2018 tarihli Ulusal Deprem Tehlike Haritası — ve bu harita, Türkiye'nin tamamı için TEK bir referans zemin koşulunda (Vs30 = 760 m/s, "sert zemin/yumuşak kaya") hesaplanmış; haritanın kendi açıklama notu, yerel zemin koşullarının neden olabileceği büyütme ve sıvılaşma gibi ilave etkilerin haritaya dahil edilmediğini belirtiyor. Bu yazı; tehlike (hazard) ile risk kavramları arasındaki bilimsel farkı, TBDY 2018'in bizzat zorunlu kıldığı zemin düzeltmesini, DASK'ın kendi prim hesaplama ekranında zemin mühendisliği parametrelerinin neden görünmediğini, "bir yıllık poliçe, bir yıllık risk mi" sorusunu ve beş ülkelik bir global karşılaştırmayı (Türkiye, Romanya, İzlanda, İsviçre, Japonya, Kaliforniya), bir jeofizik mühendisi/sismolog bakış açısıyla ele alıyor.
📍 Kullanım: DASK poliçesi olan veya olacak herkes, sigorta ve inşaat sektörü çalışanları, gazeteciler ve afet risk yönetimiyle ilgilenen herkes için.
Bu konuya yalnızca bir sismolog/jeofizik mühendisi olarak değil, risk yönetimi ve sigortacılığa uzun süredir ilgi duyan biri olarak da yaklaşıyorum. 2009 yılında Kanada'nın Edmonton kentinde, MacEwan University'nin Risk Yönetimi ve Sigortacılık (Risk Management and Insurance) programına başvurdum. O dönem elimde TOEFL veya IELTS puanı yoktu; İngilizce yeterliliğimi bir sınavla değil, üniversitenin sunduğu akademik okuma-yazma derslerini tamamlayarak kanıtlamayı tercih ettim — daha kısa değil daha uzun, ama Kanada'daki yükseköğretim sistemini bir öğrenci olarak içeriden deneyimlememi sağlayan bir yoldu.
Bu süreçte akılda kalan bir anı da yaşadım: görüştüğüm bir sigorta şirketinin yöneticisi, sigortacı olmak için üniversitede bir sigorta bölümünü bitirmenin şart olmadığını, önemli olanın bu işi yapabilecek yetenek olduğunu, gerekirse şirketin kendisinin yetiştirdiğini söylemişti. Bu, üniversitedeki programa devam etmenin aslında zorunlu olmadığını hissettirmişti bana — ama gerekli ön koşul derslerini zaten tamamlamıştım ve sektörde ciddi bir kariyer fırsatıyla karşılaşmıştım. O noktada önümde iki yol vardı: akademik hayat ve sigorta sektörü. Ancak 2010 yılında ailevi nedenlerle Türkiye'ye dönmem gerekti; İstanbul Üniversitesi'nde açılan akademik bir kadroya başvurdum ve yolum jeofizik/sismoloji üzerinden devam etti.
Bu ilgiyi kurumsallaştırma çabam da oldu: 2013-2014 döneminde İstanbul Üniversitesi Açık ve Uzaktan Eğitim Fakültesi'ne, "Kentsel Risk Yönetimi ve Sigortacılık" adlı iki yıllık bir önlisans programı kurulması için resmi bir öneri sundum — kentsel risklerin ölçülmesi, tanımlanması ve sigorta primlerinin risk değerlendirmesine dayalı belirlenmesi üzerine bir müfredat tasarlamıştım. Bu öneri hayata geçirilmedi. Deprem tehlikesinin bilimsel ölçümü ile bu tehlikenin sigorta priminde nasıl fiyatlandığı arasındaki kesişim, bu yüzden bana on yılı aşkın süredir hem mesleki hem kişisel olarak yakın bir konu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, 2009'da yarım kalan bir Risk Management and Insurance yolculuğunun, 2010'dan bu yana sürdürdüğüm jeofizik ve sismoloji çalışmalarıyla bu yazıda yıllar sonra yeniden kesiştiğini görüyorum. Biri riski ekonomik açıdan nasıl yöneteceğimizi sorar; diğeri riskin fiziksel kaynağını anlamaya çalışır. Deprem sigortası, tam da bu iki dünyanın kesiştiği yerde duruyor.
Bir binanın karşılaşacağı sarsıntı düzeyini yalnızca fayın ne kadar büyük deprem üretebileceği mi belirler — yoksa altındaki zemin de mi?
DASK (Doğal Afet Sigortaları Kurumu), Türkiye'de zorunlu deprem sigortasını (ZDS) yöneten kamu kurumu. Kurumun resmi web sitesinde bir "İnteraktif Deprem Haritası" bulunuyor ve bu harita açıkça "Earthquake Risk Map" / "Deprem Risk Haritası" olarak adlandırılıyor. Kullanıcı il/ilçe/mahalle seçtiğinde, o adres için beş dereceye ayrılmış bir renk skalasıyla (1'den 5'e) bir "risk grubu" gösteriliyor. DASK'ın kendi resmi "Tarife ve Primler" sayfasına göre, sigorta priminin belirlenmesinde kullanılan risk grupları "Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası kaynakları, zemin koşulları ve bina öznitelikleri" kullanılarak oluşturuluyor; toplam 7 risk grubu ile 2 yapı tarzının (A-Betonarme / C-Diğer) kesişiminden 14 farklı tarife fiyatı ortaya çıkıyor.
DASK'ın kendi rakamlarına göre Türkiye'de yaklaşık 20 milyon konut var, bunların yaklaşık 11,6 milyonu (%58) sigortalı — yani bu haritanın ürettiği sınıflandırma, gerçekten milyonlarca hanenin cebini doğrudan etkiliyor. Sorun şu: harita "risk" kelimesini taşısa da, alt yapısında kullanılan veri kaynağı aslında bir risk haritası değil, bir tehlike (hazard) haritası — ve bu iki kavram, afet bilimi ve mühendislik sismolojisi literatüründe birbirinin yerine kullanılamayacak kadar farklı şeyler ifade ediyor.
"Zorunlu" kelimesi burada bir nüans taşıyor. 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu'na göre ZDS, tapuya kayıtlı meskenler için yasal olarak zorunlu — ama bu zorunluluk sürekli/proaktif bir denetimle değil, belirli İŞLEM anlarında kontrol ediliyor. DASK'ın kendi resmî SSS sayfası bunu açıkça üç başlık altında sıralıyor: "tapu işlemleri, elektrik ve su aboneliği işlemleri için Zorunlu Deprem Sigortası şartı aranır" — buna konut kredisi başvuruları da dahil. Yani poliçe; bir ev satın alındığında (tapu devri/konut kredisi), veya bir konuta yeni bir kiracı taşındığında (abonelik yeniden açılırken) fiilen aranıyor.
Poliçeyi yaptırma yükümlülüğü her zaman malike (mülk sahibine) ait, kiracıya değil — kiracı için DASK zorunlu değil, sadece isteğe bağlı eşya sigortası yaptırabilir. Bu işlem-tetiklemeli yapı, hiçbir alım-satım veya abonelik değişikliği yaşamayan uzun süreli mülk sahiplerinin fiilen hiç denetlenmeyebileceği anlamına geliyor — yukarıdaki %58'lik sigortalanma oranı, tam olarak "yasal zorunluluk" ile "fiilen sahip olma" arasındaki bu boşluğun somut bir göstergesi. (Poliçe süresi bir yıl ve yenileme yükümlülüğü sigortalıda — bkz. Bölüm 6.7.)
Kişisel deneyim: Aynı hanede yaşayan eşimin üzerine elektrik aboneliğini devretmek istediğimizde, yeni kiracı veya taşınma söz konusu olmamasına rağmen, abonelikteki isim değişikliği sırasında konutun deprem sigortasının (DASK) bulunması gerektiğiyle karşılaştık. Bu deneyim, zorunluluğun yalnızca taşınma veya yeni abonelik gibi büyük değişikliklerde değil, bazı küçük idari işlemlerde de sistem tarafından tetiklenebildiğini göstermektedir.
🔬 Scientific Perspective
DASK'ın kendi sitesindeki %58'lik oran ile akademik literatürdeki rakamlar arasında dikkat çekici bir fark var: 976 ilçeyi kapsayan ulusal ölçekli bir çalışma, Türkiye'deki gerçek sigortalanma oranını yalnızca %21 olarak buluyor. Aradaki fark muhtemelen PAYDA farkından kaynaklanıyor — aynı çalışma, düşük kapsamın nedenleri arasında şunu sayıyor: "zorunlu sigorta yalnızca belediye sınırları içindeki meskenleri kapsıyor; köylerdeki evler ve imar mevzuatına aykırı yapılar kapsam dışı kalıyor. Sonuç olarak Türkiye'nin konut stokunun önemli bir bölümü zorunlu deprem sigortasının kapsamı dışında." Yani DASK'ın "%58" rakamı muhtemelen kendi tanımladığı "kapsam içi" bina sayısına (20 milyon) göre hesaplanıyor; akademik çalışma ise TÜİK'in toplam konut stoku verisini paydaya alınca oran %21'e düşüyor — köy evleri ve kaçak yapılar gibi zaten kapsam dışı bırakılan büyük bir kesim hesaba katılınca.
Bu, "zorunlu ile fiilen sahip olma arasındaki boşluk" tezini güçlendiren ayrı bir katman: bir kısmı yasal kapsamın dışında bırakılarak (köy/kaçak yapı), bir kısmı da kapsam içindeyken denetlenmeyerek (işlem-tetiklemeli yapı) oluşuyor.
Bir harita adında "risk" kelimesini taşıyorsa, gerçekten risk mi ölçmüş olur?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
Afet bilimi ve mühendislik sismolojisinde tehlike ve risk, iyi tanımlanmış, birbirinden ayrı iki kavramdır. Tehlike, belirli bir yerde belirli bir şiddette bir doğa olayının — örneğin belirli bir yer sarsıntısı düzeyinin — belirli bir sürede aşılma olasılığını tanımlar; yalnızca fiziksel olayın kendisiyle ilgilidir, kimin veya neyin etkileneceğiyle değil. Risk ise bu tehlikenin, maruz kalan unsurlarla (exposure — binalar, insanlar, altyapı) ve bu unsurların kırılganlığıyla (vulnerability — bir yapının o sarsıntı düzeyine ne kadar dayanıklı olduğu) birleşiminden doğar. Afet risk yönetimi literatüründe bu ilişki genellikle sadeleştirilmiş biçimde Risk = Tehlike × Maruziyet × Kırılganlık olarak ifade edilir.
Aynı büyüklükte bir tehlikeye (örneğin aynı bölgesel ivme değerine) maruz kalan iki farklı bina, farklı zemin/yapı özellikleri nedeniyle çok farklı riskler taşıyabilir. Zemin bu denklemde hem tehlike tarafını (yerel zemin, gelen sismik dalgayı büyütebilir veya söndürebilir) hem de kırılganlık tarafını (zayıf zemin, yapı-zemin etkileşimi yoluyla hasar potansiyelini artırabilir) etkileyen bir değişkendir — sadece bir kez değil, iki ayrı mekanizmadan aynı anda etkiler.
Aynı büyüklükte bir deprem, farklı zeminler üzerindeki iki binada neden aynı hasarı vermeyebilir?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
DASK'ın kullandığı harita kendi kaynağını açıkça belirtiyor: AFAD'ın (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) Ulusal Deprem Araştırma Programı (UDAP) kapsamında desteklenen, "Türkiye Sismik Tehlike Haritasının Güncellenmesi" projesinin (UDAP-Ç-13-06) sonuçları. Bu harita 18 Mart 2018 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmış ve 1 Ocak 2019'da yürürlüğe girmiş; 50 yılda %10 aşılma olasılığına (yaklaşık 475 yıllık tekrarlanma periyoduna) karşılık gelen en büyük yer ivmesi (PGA) ve spektral ivme değerlerini gösteriyor.
Kritik nokta şu: bu değerler, Türkiye'nin her noktası için TEK BİR referans zemin koşulunda hesaplanmış — Vs30 = 760 m/s, yani üst 30 metrede ortalama kayma dalgası hızı 760 m/s olan "sert zemin/yumuşak kaya" koşulu. Haritanın kendisinde yer alan açıklama notu da bu hususu açıkça belirtiyor: harita bu referans kaya koşulu esas alınarak hazırlanmış olup, yerel zemin koşullarının neden olabileceği büyütme, sıvılaşma gibi ilave tehlikeler haritaya dahil edilmemiştir. Başka bir deyişle: AFAD'ın kendisi, bu haritanın zemin etkisini içermediğini, sadece referans kayaya ulaşan sismik enerjiyi gösterdiğini kabul ediyor.
🔬 Scientific Perspective
Bu haritanın arkasında, kamuoyunda genellikle görünmeyen isimli bir bilim insanları ekibi var: proje, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nden Sinan Akkar liderliğinde, Boğaziçi, ODTÜ, MTA, Kandilli ve diğer kurumlardan bir ekip tarafından yürütüldü — ekipte, bu makalede daha önce sigorta perspektifiyle atıf yapılan Mustafa Erdik de yer alıyor. Bu, kurumsal/idari süreçlerin (AFAD, DASK) arkasında, isimlendirilmiş ve akademik olarak hesap verebilir bir bilimsel üretim süreci olduğunu gösteriyor — ama bu isimler, haritanın kamuya açık sunumunda (DASK'ın interaktif haritası, tarife sayfası) görünmüyor, sadece akademik yayınlarda.
Karşılaştırma ilginç: Kanada'da ulusal tehlike haritası "NRCan haritası" değil, John Adams ve Stephen Halchuk'un yıllarca sürdürdüğü isimlendirilmiş bir bilimsel çalışma olarak anılır; ABD'de Ulusal Deprem Tehlike Modeli, Arthur Frankel'in 1996'daki öncü çalışmasından bu yana Mark Petersen liderliğinde isimlendirilmiş, geniş ortak-yazarlı bir ekip tarafından sürdürülüyor ve düzenli olarak güncellenip akademik literatürde tartışılıyor. Türkiye'de de eşdeğer bir isimlendirilmiş ekip var — ama bu, kamuoyunun haritayla ilişkisinde neredeyse hiç görünmüyor; harita halk arasında yalnızca "AFAD haritası" olarak anılıyor.
🔬 Scientific Perspective
Olasılıksal sismik tehlike analizinde (PSHA), referans-kaya koşulunda üretilen bölgesel bir tehlike haritası uluslararası pratikte de standart bir başlangıç noktasıdır — ama son söz değildir. Örneğin Güney Kaliforniya için SCEC (Southern California Earthquake Center) Faz III çalışması, tehlike haritalarının yerel zemin tepkisini (site response) ayrı, tamamlayıcı bir katman olarak nasıl hesaba katması gerektiğini uzun uzun tartışır — referans-kaya haritası ile gerçek zemin hareketi arasındaki farkın, mühendislik kararlarında sistematik olarak ele alınması gereken bir adım olduğunu vurgular.
Bu, AFAD'ın referans-kaya haritasının bilimsel olarak yanlış olduğu anlamına gelmiyor — tam tersine, standart ve sağlam bir metodoloji. Sorun, bu haritanın kendisinin öngördüğü tamamlayıcı zemin katmanı eklenmeden, doğrudan nihai bir "risk" göstergesi gibi sunulmasında.
Türkiye'nin 976 ilçesini kapsayan, çok değişkenli bir regresyon analizi, deprem sigortası TALEBİNİ (sigorta satın alma eğilimini) en güçlü biçimde açıklayan değişkenin hangisi olduğunu sorguladı — eğitim düzeyi, hane büyüklüğü, doğum oranı, konut fiyatı gibi sosyoekonomik göstergeler arasında. Sonuç: en büyük yer ivmesi (PGA), test edilen tüm değişkenler arasında en güçlü ve istatistiksel olarak en anlamlı yordayıcı (yani en belirleyici faktör) çıktı (β=7,749, p<0,01) — eğitim düzeyinden bile daha belirleyici. Yani tehlike düzeyinin kendisi, vatandaşların sigorta davranışını ölçülebilir biçimde şekillendiriyor; bu da tehlike harita verisinin isabetli ve şeffaf olmasının neden sadece akademik değil, doğrudan pratik bir önemi olduğunu gösteriyor.
Kaynak: Meral, H., Ersoy, B., & Dilek, I. (2024). Insights into earthquake insurance demand in high-risk regions: A case study of Turkey. International Journal of Disaster Risk Reduction, 111, 104725.
Bir haritanın kendisi "zemin etkilerini içermiyorum" diyorsa, bu haritayı sigorta fiyatlamasının tek dayanağı olarak kullanmak ne anlama gelir?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
Burada ilginç bir iç tutarlılık meselesi var: aynı AFAD Türkiye Deprem Tehlike Haritası'nı üreten resmi çerçevenin bir parçası olan Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY 2018), bu haritanın tek başına yeterli olmadığını bizzat kendi metninde söylüyor. TBDY 2018, zemini altı sınıfa ayırır (ZA'dan ZF'ye); bu sınıflandırma üst 30 metredeki ortalama kayma dalgası hızına (Vs30), standart penetrasyon darbe sayısına (N60) veya drenajsız kayma dayanımına (cu) dayanır.
TBDY 2018'e göre, Türkiye Deprem Tehlike Haritası'ndan alınan (yani Vs30=760 referans kaya koşulundaki) kısa periyot ve 1,0 saniye periyot harita spektral ivme katsayıları (SS ve S1), binanın gerçek konumundaki zemin sınıfına göre belirlenen yerel zemin etki katsayıları (FS ve F1) ile ÇARPILARAK, o binanın gerçek tasarım spektrumunu (SDS ve SD1) oluşturur:
SS (harita, Vs30=760) × FS (zemin sınıfına göre) = SDS (gerçek tasarım değeri)
Yani TBDY 2018'in kendi mantığında, harita değeri hiçbir zaman son söz değildir — zemin düzeltmesi olmadan bir binanın karşılaşacağı gerçek tasarım ivmesi bilinemez. Bu, mühendislik pratiğinde zaten standart ve zorunlu bir adım: her yeni bina projesinde zemin etüdü yapılması TBDY 2018 gereği zorunludur.
Sorun, bu zorunlu adımın, DASK'ın kamuya gösterdiği ve prim hesaplamasının görünür temelini oluşturan haritada izlenebilir bir katman olarak yer almaması.
Aynı yönetmeliğin bir bölümü zemin düzeltmesini zorunlu kılarken, o yönetmeliğin ürettiği haritayı doğrudan sigorta fiyatlamasında kullanmak tutarlı mı?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
Zeminin sismik dalgaları büyütebileceği veya sönümleyebileceği gözlemi yeni değil — mühendislik sismolojisi literatüründe iki yüzyıla yakın bir geçmişi var. 1819 Kutch (Hindistan) depreminden sonra MacMurdo'nun (1824) kayaya oturan binaların, temeli zemin tabanına ulaşmayan binalara göre çok daha az etkilendiğini yazılı olarak belgelemesi, alanın öncü gözlemlerinden biri sayılıyor; 1906 San Francisco depreminde de aynı örüntü tekrarlandı. Yeni olan, bu etkiyi Vs30 gibi ölçülebilir parametrelerle nicelleştirebilmemiz.
Bu gözlem, sismolojinin kendi tarihsel kaynaklarında da defalarca kayıtlı: John Milne'in 1886 tarihli Earthquakes and Other Earth Movements adlı eseri, 1692 Jamaika (Port Royal — kireçtaşı üzerindeki binalar sağlam kaldı, kum/çakıl üzerindekiler yıkıldı), 1737 Lizbon (kil üzerindeki yıkım, kireçtaşı/bazalt üzerindeki binaların sağlam kalması), 1868 San Francisco (asıl yıkımın alüvyon ve dolgu zeminde yoğunlaşması) ve kendi Tokyo/Hakodate enstrümantal ölçümleri (1880-1882) dahil, onlarca tarihsel örnekle aynı ilişkiyi ayrıntılı biçimde belgeliyor — bu, "zemin etkisi" fikrinin modern Vs30 kavramından çok önce, gözlemsel mühendislik sismolojisinin bir parçası olduğunu gösteriyor.
🔬 Scientific Perspective
Türkiye ölçeğinde, her adres için güvenilir bir Vs30/zemin sınıfı veritabanı hâlâ akademik camianın aktif olarak inşa etmeye çalıştığı bir konu. 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinin etkilediği bölgeyi örnek alan bir çalışma, Türkiye için jeolojik ve topografik parametrelere dayalı, CBS (GIS) tabanlı tahmini bir Vs30 haritası geliştirmiş — bu çalışmanın kendisi, ulusal ölçekte ince-taneli/yüksek-çözünürlüklü bir zemin veritabanının bugüne kadar eksik olduğunu doğrudan gösteriyor.
Bunun teknik olarak imkansız olmadığını gösteren uluslararası örnekler de var. Kanada'da Ottawa için üretilen bir çalışma, şehrin tamamını kapsayan yüksek çözünürlüklü bir Vs30 mikrobölgeleme haritası geliştirdi — sondaj, sismik yansıma ve jeolojik verileri birleştirerek; şehrin yaklaşık %65'inin gevşek, buzul-sonrası tortullar üzerinde olduğunu ve zayıf yer hareketinde yerel büyütmenin yer yer 100 kata kadar çıkabildiğini ortaya koydu. Yani "her adres için ayrı bir zemin değeri" hedefi, sadece kavramsal değil, şehir ölçeğinde uygulanmış bir yöntem.
İtalya ise bunu ulusal ölçeğe taşıyan bir örnek: sismik mikrobölgeleme verisine dayalı zemin büyütme katsayıları, ülkenin 7.715 belediyesinin her birine (belediye merkezi ölçeğinde) ayrı ayrı atanmış durumda; bu katsayılar kullanıldığında PGA büyütmesinin 1 ile 2,2 kat arasında değiştiği, standart bina yönetmeliğinin varsayımına göre ortalama tehlike tahmininin %76 arttığı bulunmuş. Burada net olmak gerekir: bu, İtalya'da sigorta priminin doğrudan bu katsayıya göre hesaplandığı anlamına gelmiyor — bulgu risk/tehlike değerlendirmesiyle ilgili, sigorta fiyatlamasına birebir aktarıldığına dair bir iddia içermiyor. Önemli olan, mikrobölgeleme verisinin risk değerlendirmesine kazandırdığı mekânsal çözünürlüğün, belediye ölçeğinde mümkün olduğunun gösterilmesi.
Bu, DASK'ın kamuya açık haritasının neden zemin etkisini içermediğini kısmen açıklıyor olabilir — Türkiye ölçeğinde teknik zorluk gerçek. Ama bu zorluk, kamuya sunulan haritanın "risk haritası" olarak adlandırılmasını ve ortadaki boşluğun şeffaf biçimde belirtilmemesini haklı çıkarmıyor; başka ülkelerde şehir/belediye ölçeğinde bu boşluğun kapatılabildiğini de gösteriyor. Dünyadaki uygulamalara bakınca sorun genellikle zemin bilgisinin hiç bulunmaması değil, bu bilginin sigorta fiyatlamasında ne ölçüde ekonomik bir risk değişkenine dönüştürüldüğü.
Bu soyut bir olasılık değil — ülkenin kendi deprem tarihinde defalarca gözlemlenmiş bir gerçeklik. 1999 depremlerinde, özellikle Adapazarı ve Marmara kıyı şeridinin bazı kesimlerinde gözlenen zemin sıvılaşması ve büyütme kaynaklı yıkımlar, yumuşak/doygun zeminlerin depremde neden özel bir dikkat gerektirdiğini geotekniğin en çok atıf yapılan vaka çalışmalarından biri hâline getirdi.
📉 2023 Kahramanmaraş: Referans Kaya Varsayımının Sınandığı An
"Referans kaya koşulu" soyut bir varsayım olmaktan çıkıp somut biçimde sınandığı bir an oldu: 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinde (Pazarcık, Mw 7,7), 4614 nolu istasyonda kaydedilen en büyük yer ivmesi 2,06 g (D-B) ve 2,08 g (K-G) — yani yerçekimi ivmesinin iki katından fazla.
Bu kayıt, Vs30=760 m/s referans koşulunun Türkiye'nin her noktasında gerçek zeminin temsilcisi olarak okunamayacağını gösteren çarpıcı bir gözlemdir. Ancak tek bir PGA gözleminden, 760 m/s varsayımı kullanıldığı için belirli bir ivme değerinin mutlaka aşılmayacağı sonucu çıkarılamaz — bir istasyondaki PGA yalnızca Vs30'a bağlı değildir, kaynağın büyüklüğü, kırığa uzaklık, kırılma yönlülüğü (directivity) ve süpershear rüptür gibi etkenler de rol oynar.
Daha güçlü kanıt, tek bir rekor değerden değil, sistematik bir örüntüden geliyor: bir başka istasyonda (TK.2708) kaydedilen 1,8 g'lik değer, bölgesel yer hareketi tahmin modelinin (GMPE) öngördüğü değerin neredeyse üç katı olarak raporlandı; araştırmacılar bu "eksik tahmin"i (underprediction) doğrudan yerel zemin koşullarının etkisine bağlıyor. Antakya'da ise şehrin altındaki kalın alüviyal Antakya Havzası'nın genişçe belgelenmiş bir "havza etkisi" yarattığı, bazı bölgelerde sarsıntı şiddetini iki katından fazla artırdığı ve en yüksek ivme değerlerinin (≥1,0 g) kırıktan 55-75 km uzaklıkta olmasına rağmen tam bu havza koridorunda kümelendiği raporlanıyor.
GMPE'lerin birden çok istasyonda sistematik olarak "eksik tahmin" yapması — tek bir aykırı değer değil, tekrarlanan bir örüntü olması — referans-kaya modelinin YAKALAYAMADIĞI bir bileşenin, yerel zemin etkisinin, kayda değer bir rol oynadığının güçlü bir işareti.
Buradan çıkan soru, "Vs30=760 kullanmak yanlış" değil — bu, uluslararası pratikte de (bkz. Bölüm 3'teki SCEC/Field 2000 tartışması) standart bir haritalama başlangıç noktası. Sorulması gereken soru şu: bir binanın depremde karşılaşacağı gerçek yer hareketi, yalnızca deprem kaynağının referans kaya üzerindeki hareketine mi bağlı — yoksa binanın bulunduğu yerel zeminin bu hareketi nasıl değiştirdiği de hesaba katılmalı mı? Kahramanmaraş'ın gösterdiği, bu iki değer arasındaki farkın bazen küçük bir düzeltme değil, kat kat büyüklük mertebesinde olabileceği.
Bu tartışmanın soyut kalmaması için son bir rakam: 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş ve Hatay depremlerinde konutlarda oluşan yapısal hasarın toplam maliyeti yaklaşık 54,7 milyar dolar olarak hesaplanmış — bunun yalnızca 1,9 milyar doları (yaklaşık %3,5'i) sigorta tarafından karşılanmış. Zeminin, bina tasarımının ve sigorta priminin birbirinden kopuk değerlendirilmesinin nihai faturası, büyük ölçüde devlete, sigortasız hane halklarına ve reasürans sistemine kalıyor.
Kaynak: Meral, Ersoy & Dilek (2024), International Journal of Disaster Risk Reduction, 111, 104725; T.C. Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Raporu (2023).
DASK'ın resmi "Tarife ve Primler" sayfası, prim hesabının Sigorta Bedeli × Tarife Fiyatı formülüyle yapıldığını, tarife fiyatının ise 7 risk grubu ile 2 yapı tarzının (A-Betonarme / C-Diğer) kesişiminden oluşan 14 farklı değerden biri olduğunu belirtiyor. Risk gruplarının "Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası kaynakları, zemin koşulları ve bina öznitelikleri kullanılarak belirlendiği" ifade ediliyor.
Kamuya açık interaktif haritada görülen sınıflandırma 5 dereceli (1'den 5'e) bir renk skalası iken, resmi tarife tablosu 7 risk grubundan bahsediyor — ikisinin birbiriyle tam olarak nasıl eşleştiği kamuya açık sayfalarda somut biçimde tanımlanmıyor. Ayrıca interaktif harita kaynağını açıkça AFAD'ın 2018 tehlike haritası (UDAP-Ç-13-06) olarak belirtirken, tarife sayfası "Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası" ifadesini kullanıyor — bu iki adlandırmanın aynı veri kaynağına mı işaret ettiği, yoksa iki ayrı katman mı olduğu da net değil.
"Zemin koşulları" ifadesi bir girdi olarak anılıyor, ama bunun TBDY 2018'in ZA-ZF sınıflandırmasına mı, Vs30 gibi ölçülebilir bir parametreye mi, yoksa daha kaba bir bölgesel genellemeye mi karşılık geldiği belirtilmiyor. DASK'ın gerçek iç hesaplama yöntemini kamuya açık kaynaklarla doğrulamak mümkün değil — belirsizlik tam olarak burada. Kritik olan, sigortalıların bu yöntemi denetleyebilecekleri bir açıklık göremiyor olmaları.
Bunu soyut bırakmamak için DASK'ın kendi resmî "Poliçe, Prim ve Bedeli Hesaplama" ekranına bakalım. Kullanıcıdan istenen alanlar: il, ilçe, bucak-köy, mahalle, bina yapı tarzı, bina inşa yılı, toplam kat sayısı, bulunduğu kat, daire yüzölçümü, daire kullanım şekli. Yani bina hakkında oldukça ayrıntılı bir bilgi seti toplanıyor.
Ama bu ekranda kullanıcıya doğrudan sorulan hiçbir zemin mühendisliği parametresi yok — "zemin sınıfı", "Vs30" veya "ZA-ZF" gibi bir alan bulunmuyor. Bu, "DASK zemini hiç dikkate almıyor" gibi kesin bir iddiaya değil, daha savunulabilir ve tam olarak bu yazının sorduğu türden bir soruya çıkıyor: zemin koşulları, hangi veriyle, hangi çözünürlükte ve hangi yöntemle risk fiyatlamasına yansıtılıyor? Konum (il/ilçe/mahalle) üzerinden arka planda hesaplanmış olması mümkün — ama bu, kullanıcıya (ve bağımsız gözlemciye) görünür değil.
Bina tarafındaki hassasiyet, DASK'ın resmî "Tarife" sayfasındaki sürprim/indirim tablosunda daha da somutlaşıyor: 2000 öncesi ruhsatlı binalarda %10 sürprim, 8 ve üzeri katlı binalarda %10 sürprim, 3 kat ve altı binalarda %10 indirim, süresinde (30 gün içinde) yenilemede %20 indirim — ve bunlar birbiriyle toplanarak uygulanıyor. Kısacası: bina özellikleri için yayımlanmış, açık, sayısal yüzde değişimleri var; yerel zemin etkisinin prim hesabına hangi nicel katsayıyla yansıdığı ise vatandaş açısından aynı açıklıkta görünmüyor. Zemin sınıfı için (ZA'dan ZF'ye) eşdeğer bir yüzde/katsayı tablosu kamuya açık değil — bu, "DASK zemini hiç dikkate almıyor" iddiasından daha güçlü ve daha denetlenebilir bir gözlem.
Bir karıştırmaya karşı uyarı: yenilemede uygulanan %20 indirim, riskin %20 azaldığı anlamına gelmiyor — bu, süresinde ödeme/yenileme davranışını teşvik eden bir ticari indirim, binanın veya zeminin deprem riskiyle ilgili bir yeniden değerlendirme değil. Sigortanın yenilenmesi riskin yenilenmesi değildir; yalnızca finansal korumanın devamıdır (bkz. Bölüm 6.7).
🔬 Scientific Perspective
Yukarıdaki "arka planda hesaplanmış olması mümkün" cümlesini doğrulayan bir kaynak var: Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nden M. Erdik'in (2021) sigorta-mühendisliği perspektifli bölümüne göre, TCIP (DASK) 2018 yılında Türkiye Deprem Vakfı'nı (TDV) görevlendirerek — reasürans amacıyla — bina envanteri, bina tipolojisi, zemin koşulları, yakın-fay etkileri ve yer hareketinin mekânsal dağılımını kapsayan bütünsel bir kayıp modellemesi çalışması yaptırmış. Yani DASK'ın zemin verisini bir yerlerde kullanıyor olması spekülasyon değil, belgelenmiş bir gerçek — ama bu, portföyün tamamı için, reasürans fiyatlaması amacıyla ve alt-bölge (sub-district) ölçeğinde yapılan toplulaştırılmış bir modelleme; bireysel poliçe sahibine görünen prim ekranıyla aynı çözünürlükte çalıştığı anlamına gelmiyor.
Aynı bölümün belki de en çarpıcı bulgusu şu: TCIP'in kendi iç modeli ile aynı Türkiye portföyü için üç ayrı uluslararası "cat-model" (katastrof modeli) sağlayıcısının ürettiği risk tahminleri karşılaştırıldığında, İstanbul için üretilen Aşılma Olasılığı (Exceedance Probability) eğrileri arasındaki fark %100'e kadar çıkabiliyor — yani aynı binalar, aynı poliçeler için, kullanılan modele bağlı olarak risk tahmini iki katına kadar değişebiliyor. Bu, "tehlikeden fiyata" zincirindeki belirsizliğin soyut bir kaygı değil, sektörün kendi profesyonel modelleri arasında bile ölçülebilir bir anlaşmazlık olduğunu gösteriyor (bkz. Sonuç, "Zincirin Dört Halkası").
Kısacası: DASK'ın zemin verisini muhtemelen hiç kullanmadığı değil, muhtemelen kullandığı ama bunu ne bireysel poliçe sahibine ne de bağımsız gözlemciye açık bir çözünürlük ve yöntemle gösterdiği söylenebilir — ve hangi modelin kullanıldığının kendisi, sonucu önemli ölçüde değiştirebiliyor.
Bina yaşı için ±%10, kat sayısı için ±%10 gibi açık katsayılar yayımlanabiliyorsa, yerel zemin koşullarının prim üzerindeki etkisi neden aynı açıklıkta gösterilmemektedir?
Yapı tarafında tamamen kör bir sistem değil — üçüncü taraf sigorta kaynaklarına göre DASK, "A-Betonarme/C-Diğer" ayrımına ek olarak binanın 2001 öncesi mi sonrası mı inşa edildiğini de bir girdi olarak kullanıyor, 2001 sonrası yapılar daha düşük riskli kabul ediliyor. Ama bu kesim noktası da kaba: 2001, TBDY 2018'in (2019 yürürlük) süneklik/davranış katsayısı (R) çerçevesinden on sekiz yıl önceye ait — aynı "2001 sonrası, A-Betonarme" kategorisine giren iki bina, biri yüksek sünek (R=8) biri sınırlı sünek (R=3-4) tasarlanmış olsa bile, DASK'ın gözünde muhtemelen aynı tarife grubunda kalıyor (bu ayrımın neden önemli olduğu aşağıdaki Bölüm 7'de somutlaştırılıyor).
Bu şeffaflık boşluğu yeni bir gözlem değil. DASK'ın kuruluşundan (1999 depremlerinin hemen ardından) birkaç yıl sonra, şehir plancılığı literatüründe yayımlanan bir çalışma (Taylan, 2007); sistemin düşük sigortalanma oranı (penetrasyon), kaçak/ruhsatsız yapı stokunun kapsam dışı kalması ve gelir grupları arasındaki eşitsizlik gibi yapısal sorunlarına dikkat çekmiş, prim hesaplamasının kentsel risk yönetimi çerçevesiyle daha bütünsel biçimde ele alınması gerektiğini savunmuştu. Yaklaşık yirmi yıl sonra, zemin faktörünün şeffaflığı konusunda benzer bir boşluğun hâlâ sürüyor olması, bu tür yapısal sorunların zamanla kendiliğinden kapanmadığını gösteriyor.
Bir kamu kurumu, milyonlarca kişiden topladığı zorunlu bir primin nasıl hesaplandığını ne kadar ayrıntılı açıklamalı?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
İlginç bir karşılaştırma noktası, dünyanın en aktif fay hatlarından birinin — San Andreas Fayı'nın — geçtiği Kaliforniya'dan geliyor. Kaliforniya'da deprem sigortası, DASK'ın aksine, yasal olarak zorunlu değil — bir ev sahibi, San Andreas Fayı'na birkaç kilometre mesafede bile olsa, deprem sigortası olmadan konut kredisi alabiliyor ve mülk sahibi olabiliyor. Yasal zorunluluk olan tek şey, standart konut sigortası satan şirketlerin ayrıca deprem teminatı teklif etmesi — California Earthquake Authority (CEA) veya özel sigortacılar aracılığıyla; satın almak müşterinin kendi tercihi.
Asıl çarpıcı olan, bu gönüllü sistemin fiyatlama şeffaflığı. CEA'nın kendi resmi sayfasına göre, prim; evin yaşı, temel tipi, yapı türü ve çatı tipi yanında, açıkça "fay hattına yakınlık" ve "zemin tipi" (soil type) faktörleriyle belirleniyor. CEA'nın kamuya açık kaynakları, sağlam kayaya oturan evlerin daha düşük, yumuşak zemin/dolgu/ıslah edilmiş arazi üzerindeki evlerin ise büyütme ve sıvılaşma riski nedeniyle daha yüksek prim ödediğini açıkça belirtiyor.
🔬 Scientific Perspective
CEA'nın katastrof (catastrophe) risk modellerinin kullanımını düzenleyen resmi belgesine göre, deprem sigortası fiyatlaması şu model zincirini izliyor: deprem kaynağının tanımlanması → yer hareketi simülasyonu → zemin etkilerinin (Vs30 dahil) uygulanması → yapı hasarı tahmini → risk-fiyat hesaplaması. Aynı belge, CEA'nın Kaliforniya yasası gereği "aktüeryal olarak sağlam" (actuarially sound — ne yetersiz ne fazla, haksız ayrımcılık içermeyen) VE "mevcut en iyi bilime dayalı" (best available science) oranlar belirlemekle yükümlü olduğunu belirtiyor.
Yani Kaliforniya'da zemin/Vs30 etkisi, fiyatlama zincirinin kamuya açık, isimlendirilmiş bir adımı — DASK'ın "zemin koşulları" ifadesinde olduğu gibi tanımsız bırakılmıyor.
| DASK (Türkiye) | CEA (Kaliforniya) | |
|---|---|---|
| Satın alma | Yasal olarak zorunlu (malik için); fiilen tapu devri/yeni abonelik gibi işlem anlarında denetleniyor | Baştan sona gönüllü (sadece teklif etme zorunlu) |
| Zemin faktörü | "Zemin koşulları" — yöntemi tanımsız | "Soil type" — kamuya açık model zincirinde isimlendirilmiş adım |
| Yasal fiyatlama standardı | Belirtilmiyor | Yasa gereği "actuarially sound" + "best available science" |
| Fiyatlama denetimi | Devlet tekeli, rekabet yok | Kısmen rekabetçi pazar + yasal denetim |
Elbette iki sistem birebir kıyaslanamaz — CEA kısmen rekabetçi bir pazarda çalışıyor, yanlış fiyatlama doğrudan müşteri kaybı veya mali riskle cezalandırılabiliyor; DASK ise yasal olarak zorunlu ama işlem-tetiklemeli denetime sahip, tek fiyatlandırıcı bir kamu kurumu. Ama tam olarak bu fark, karşılaştırmayı anlamlı kılıyor: rekabetin doğal bir denetim baskısı oluşturmadığı bir tekel sisteminde, kamuya açık metodolojik şeffaflık, rekabetin normalde üstlendiği denetim işlevini üstlenmek zorunda kalıyor — ve bu, DASK örneğinde henüz görünür değil.
Bir sigorta zorunlu olduğunda, şeffaf olma yükümlülüğü artar mı, azalır mı?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
DASK ve CEA, aslında daha geniş bir uluslararası tablonun sadece iki ucu. OECD'nin doğal afet riskinin finansal yönetimi üzerine hazırladığı çalışmalar, ülkelerin deprem riskini sigortalama biçiminde iki temel yaklaşım benimsediğini gösteriyor: zorunlu satın alma rejimleri ve gönüllü/opsiyonel rejimler. Aşağıdaki tablo, her iki yaklaşımı benimseyen birkaç somut örneği yan yana koyuyor.
| Ülke / Model | Deprem Sigortası | Sistemin Karakteri |
|---|---|---|
| 🇹🇷 Türkiye (DASK) | Zorunlu | Kamu kurumu; tapu devri/yeni abonelik işlemlerinde denetlenen, yıllık yenilenmesi gereken bir zorunluluk |
| 🇷🇴 Romanya (PAID/PAD) | Zorunlu | Özel sigorta şirketlerinin oluşturduğu bir havuz; bazı yerel yönetimler satın almayan mülk sahiplerine idari para cezası uygulayabiliyor |
| 🇮🇸 İzlanda (NTI) | Zorunlu | Devlet kurumu; yangına karşı sigortalı her bina için otomatik olarak devreye giriyor |
| 🇨🇭 İsviçre (Zürih Kantonu) | Zorunlu | Kantonal bina sigortası tekeli; deprem teminatı zorunlu bina sigortasının bir parçası (Cenevre/Ticino/Valais gibi bazı kantonlarda zorunlu değil) |
| 🇯🇵 Japonya | Zorunlu Değil | Yangın sigortasına eklenen opsiyonel bir teminat; poliçe sahibi bu teminatı reddedebiliyor |
| 🇺🇸 Kaliforniya (CEA) | Zorunlu Değil | Sigortacı için teklif etme zorunlu, tüketici için satın alma tamamen gönüllü |
Bu tablo tek başına önemli bir şeyi gösteriyor: zorunluluk kararı, bir ülkenin deprem tehlikesinin büyüklüğüyle birebir orantılı değil. Japonya — dünyanın en aktif sismik bölgelerinden birinde — ve Kaliforniya — San Andreas Fayı üzerinde — deprem sigortasını gönüllü bırakırken; Romanya ve İzlanda gibi görece daha düşük sismik aktiviteye sahip ülkeler bunu zorunlu kılıyor. Zorunluluk kararı; sigorta pazarının olgunluğu, kamu bütçesinin afet sonrası yük taşıma kapasitesi ve tarihsel/kurumsal tercihlerin bir bileşimi — tek başına "risk ne kadar yüksek" sorusunun cevabı değil.
Bir ülkenin deprem sigortasını zorunlu kılmaması, o ülkenin deprem riskini düşük gördüğü anlamına mı geliyor?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
DASK'ın zorunluluğu üzerine Bölüm 1'de yapılan gözlemi burada bir adım netleştirmek gerekiyor. Anlatılan "işlem-tetiklemeli" denetim (tapu/konut kredisi, yeni abonelik) sadece başlangıç noktası — DASK'ın kendi resmî SSS sayfası açıkça şunu söylüyor: "Zorunlu Deprem Sigortası'nın süresi bir yıldır. Sigorta sözleşmesinin her yıl poliçe süresi sona ermeden yenilenmesi gereklidir." Yani "ilk yıl zorunlu, sonrası serbest" gibi bir izlenim yanlış olur — yasal zorunluluk her yıl yeniden devam ediyor; fiilen oluşabilen boşluk, denetim mekanizmasının (tapu/abonelik kontrolleri) her yıl otomatik olarak tetiklenmemesinden kaynaklanıyor.
Aynı bina için 2026'da DASK yaptırıldı, 2027'de yenilendi, 2028'de yenilendi. Binanın zemini değişmedi, kat sayısı değişmedi, bulunduğu mahalle değişmedi — sadece bina yaşı bir yaş daha ilerledi. Peki depremde karşılaşacağı gerçek risk, poliçeyle aynı ritimde mi "yenilendi"? Açıkça hayır — risk hiç durmadı, sadece finansal sözleşme yıllık aralıklarla tazelendi.
Bu, sadece bu yazının bir gözlemi değil — akran değerlendirmesinden geçmiş bir çalışma da aynı boşluğa işaret ediyor: "sigorta belirli kamu işlemleri için ön koşul olsa da, poliçelerin yenilenmesini sağlayacak sistematik bir denetim yok; bu durum yenileme oranlarını ve genel kapsam tutarlılığını olumsuz etkiliyor" (Meral, Ersoy & Dilek, 2024).
Bu düzeltme, aslında makalenin ana sorusunu daha da keskinleştiren bir soru doğuruyor: Deprem riski bir yıllık mı, yoksa sigorta poliçesi mi bir yıllık? Cevap açık: deprem tehlikesi ve zemin/bina kaynaklı risk, poliçenin süresiyle senkronize bir şey değil — sürekli bir fiziksel gerçeklik. Poliçenin bir yıl sonra yenilenmesi, riskin "yeniden başladığı" anlamına gelmiyor; yalnızca finansal koruma sözleşmesinin sürdürüldüğü anlamına geliyor.
Deprem tehlikesi → sürekli fiziksel gerçeklik
↓
Bina + zemin + maruziyet → sürekli risk
↓
Sigorta poliçesi → belirli süreli finansal sözleşme
↓
Yenileme → riskin sona ermesi değil, finansal korumanın sürdürülmesi
Bu ayrım, okuyucunun sık düştüğü doğal ama yanıltıcı bir varsayımı da düzeltiyor: "Evimi aldığımda DASK yaptırdım, demek ki deprem riskine karşı güvendeyim." Oysa sigorta yaptırmak binayı güçlendirmiyor — sigorta, gerçekleşmiş bir kaybın ekonomik sonucunu paylaşma mekanizması; binanın kendisinin depremde nasıl davranacağını (Bölüm 7'deki süneklik örneğinde olduğu gibi) değiştirmiyor.
Bir poliçenin yenilenmesi, altındaki fiziksel riskin de "sıfırlandığı" anlamına mı geliyor?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
Türkiye'nin kendi mevzuatında, zeminin yapıdan ayrı bir risk bileşeni olarak tanınmasının aslında bir emsali var — DASK'ın tarife sisteminde değil, ama başka bir afet mevzuatında. 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun (kentsel dönüşüm kanunu), afet riskini İKİ ayrı kategoriye ayırıyor: "riskli yapı" (madde 2/1-d) — binanın kendi taşıyıcı sistemi, yaşı veya dayanımı nedeniyle yıkılma/ağır hasar riski taşıması; ve "riskli alan" — zemin yapısı VEYA üzerindeki yapılaşma nedeniyle can/mal kaybı riski taşıyan, Cumhurbaşkanı kararıyla ilan edilen alan. Kanunun uygulama yönetmeliği, bir alanın SADECE zemin yapısı nedeniyle riskli ilan edilebilmesi için ayrıca bir yerbilimsel etüt raporunu zorunlu koşuyor.
Yani Türk hukuku, en az bir başka afet mevzuatında, zemini yapıdan ayrı, kendi başına yeterli bir risk kategorisi olarak zaten tanıyor ve bu kategori için özel bir uzmanlık raporu şart koşuyor. Bu, DASK'ın yapı tarzı/inşa yılı/kat sayısı için somut yüzdeler yayımlarken zemin için eşdeğer bir açıklık sunmamasıyla ilginç bir karşıtlık oluşturuyor — aynı ülkenin başka bir afet-risk çerçevesi, zemini yapıdan ayrı bir uzmanlık alanı olarak görmeye zaten hazır.
DASK Yönetim Kurulu'nun kamuya açık üye listesinde kurumu; Hazine, Çevre-Şehircilik, AFAD, Sermaye Piyasası Kurulu, sigorta sektörü ve reasürans temsil ediyor. Tek akademik/üniversite koltuğu ise inşaat mühendisliği kökenli — kamuya açık listede yer bilimleri (jeofizik, jeoloji, mühendislik jeolojisi) kökenli bir üye görünmüyor.
Bu gözlem, herhangi bir meslek grubuna ayrıcalık talep etmek için değil, riskin bir bileşeni (zemin) hakkında görüş üretecek teknik uzmanlığın karar/danışma mekanizmalarında ne ölçüde görünür olduğunu sormak için aktarılıyor. Riskin hangi bileşeni hangi disiplini gerektiriyorsa, o disiplinin danışma sürecinde görünür biçimde temsil edilmesi, kurumsal ve bilimsel açıdan doğal bir beklenti.
6306 sayılı Kanun'un "zemin + yapı" ayrımı ile zorunlu deprem sigortasının risk fiyatlama yaklaşımı arasında kavramsal bir tutarlılık var mı?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
Türkiye'nin kendi mevzuatında, bu makalenin sorduğu türden bir soruyu zaten yanıtlamış başka bir alan var — ama bina değil, araç. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun 34. maddesine göre, motorlu taşıtlar zorunlu trafik sigortasının yanında periyodik teknik muayeneye de tabi: binek otomobiller ilk 3 yıl muaf, sonrasında 2 yılda bir; ticari araçlar ilk yıldan sonra yılda bir TÜVTÜRK'te muayene ediliyor. Mantık açık: bir araç trafiğe çıktığı sürece, zaman içinde ortaya çıkabilecek teknik bozulmalar düzenli olarak kontrol edilmeli — aracın "yeni" olması, beş yıl sonra da güvenli olacağı anlamına gelmiyor.
Peki aynı mantık, içinde yıllarca yaşanılan binalar için neden yok? Bir binada da zaman içinde çok şey değişebilir: zeminin davranışı hakkındaki bilgi (yeni sondaj/mikrobölgeleme çalışmaları), taşıyıcı sistemde oluşabilecek yorulma veya hasar, kaçak tadilatlar (kolon kesme, kat ilavesi), ve deprem yönetmeliğinin kendisi (TBDY 2018'den 2025 güncellemesine). Türkiye'de buna en yakın duran mekanizma, 2021'de yürürlüğe giren Bina Kimlik Sistemi (BKS) — inşaatı biten binalar için taşıyıcı sistem/malzeme bilgilerini dijital olarak kaydeden bir sertifika sistemi. Ama BKS, inşaat bitiminde verilen TEK SEFERLİK bir kayıt; araç muayenesi gibi belirli aralıklarla TEKRARLANAN bir yeniden-değerlendirme değil — ve zaten yalnızca 2021 sonrası tamamlanan yeni binaları kapsıyor, mevcut yapı stokunu değil.
Bir araç için güvenlik, yalnızca satın alındığı gün değil, kullanım süresi boyunca yeniden kontrol edilen bir özellik. Bina için de benzer bir "yaşam döngüsü güvenliği" yaklaşımı neden olmasın?
Burada net olmak gerekir: Türkiye'de "binalar en az 5 yılda bir zemin ve yapı sağlığı açısından yeniden değerlendirilmeli" şeklinde yürürlükte bir yasal zorunluluk YOK — bu, araç muayenesi analojisinden doğan, tartışmaya açık bir politika önerisi. Amaç, her beş yılda bir binalara yeniden ruhsat vermek ya da otomatik olarak "riskli" ilan etmek değil; bina güvenliğini inşaat bitiminde verilen tek seferlik bir belgeden çıkarıp, kullanım ömrü boyunca izlenen bir mühendislik sürecine dönüştürmek. Belki de deprem politikasının eksik halkalarından biri tam olarak bu: aracın güvenliğini periyodik olarak kontrol ediyoruz, ama içinde yaşadığımız binanın güvenliğini çoğunlukla yalnızca bir deprem olduktan sonra hatırlıyoruz.
Bununla yakından ilgili bir başka soru da 6 Şubat 2023 depremlerinden sonra kamuoyunda geniş yer buldu: bir binanın tasarım ve inşasında görev alan farklı disiplinlerin — mimar, taşıyıcı sistemi tasarlayan yapı mühendisi, zemin etüdünü yapan jeoteknik/jeofizik/jeoloji mühendisi — HER BİRİNİN kendi sorumluluk alanı için ayrı bir mesleki sorumluluk sigortası taşıması gerekip gerekmediği.
Türkiye'de mesleki sorumluluk sigortası şu anda yalnızca yapı denetim şirketleri için (4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun kapsamında, ruhsat koşulu olarak) zorunlu. Bu şirketler bünyesi dışında çalışan bağımsız mimar/mühendisler (bir zemin etüdü yapan jeoteknik mühendis dahil) için ise ZORUNLU DEĞİL — piyasada yalnızca isteğe bağlı bir ürün olarak sunuluyor. 6 Şubat 2023 sonrasında, meslek örgütleri (TMMOB'a bağlı odalar dahil) bu zorunluluğun yapı denetim kuruluşlarındaki bireysel mimar/mühendislere de genişletilmesi yönünde görüş bildirdi — ama bu HENÜZ yasalaşmış bir zorunluluk değil, tartışma aşamasında.
Bir binanın güvenliği farklı uzmanlıkların birlikte ürettiği bir hizmetse, bu sorumluluk zincirinin her halkası neden kendi uzmanlık alanıyla sınırlı, tanımlı ve sigortalanabilir bir sorumluluk taşımıyor?
Yer → Yapı → Mimari → Uygulama → Denetim → Sigorta
Tartışmanın özünde şu var: bir binanın güvenliği tek bir uzmanlığa indirgenemez — zemini belirleyen yer/jeoteknik mühendisliği, taşıyıcı sistemi tasarlayan yapı mühendisliği, tasarım kararlarını veren mimarlık, sahada uygulamayı yürüten yapım süreci ve bunları denetleyen yapı denetimi, hepsi ayrı katkılar sunuyor. Ama burada bir sınır da önemli: sigorta, mühendislik sorumluluğunun YERİNE geçmez — hatalı bir hizmetin mali sonucunu güvence altına alan bir risk-transfer mekanizmasıdır, teknik yeterliliğin veya bağımsız denetimin kendisi değildir.
Eğer sorumluluk-sigortası genişlemesi bir gün hayata geçerse, ilginç bir sonucu olurdu: zemin etüdünü yapan mühendisin sorumluluğu ile taşıyıcı sistemi tasarlayan mühendisin sorumluluğu ayrı ayrı, isimlendirilmiş biçimde sigortalanmış olurdu — tam da bu makalenin baştan beri savunduğu "zemin ve yapı, birbirinden ayrı ama eşit ağırlıkta risk bileşenleridir" tezinin, meslek sorumluluğu düzeyindeki bir yansıması.
Bu yazının buraya kadarki bölümleri ısrarla bir soruya odaklandı: deprem riskinin zemin ve yapı bileşenleri, sigorta primine ne ölçüde ve ne kadar şeffaf biçimde yansıtılıyor? Dengeli bir değerlendirme için tersinden bir soru da sormak gerekiyor: 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremlerinden sonra DASK gerçekte ne yaptı?
DASK'ın kendi açıklamalarına ve bağımsız sigorta sektörü kaynaklarına göre, deprem sonrasında altı yüz binin üzerinde hasar dosyasına karşılık toplam ödeme yaklaşık 35-40 milyar TL aralığında gerçekleşti (rakam, açıklama tarihine göre küçük farklarla değişiyor; DASK Genel Sekreteri'nin teyit ettiği güncel tutar ~39,7 milyar TL) — kabaca 2 milyar dolar mertebesinde. Bu, DASK'ın yalnızca bir prim toplama mekanizması olmadığını; büyük bir depremden sonra hanelere hızlı biçimde nakit kaynak aktarabilen, gerçek bir risk-transfer sistemi olduğunu gösteriyor.
🔬 Scientific Perspective
Bu paranın kaynağı da önemli. DASK, çok büyük bir deprem kaybının tamamını kendi üzerinde tutmuyor — hasar ödeme kapasitesinin (yaklaşık 2,5 milyar dolar) önemli bir bölümü, uluslararası reasürans piyasasına devredilmiş durumda. Sigorta sektörü kaynaklarına göre, DASK'ın "excess-of-loss" reasürans programında Munich Re ve Swiss Re en büyük payı taşıyor, kalan kapasite Londra ve Bermuda reasürans piyasasından sağlanıyor; DASK'ın kendi üstlendiği katman (retention) yaklaşık 260 milyon dolardan başlıyor, bunun üzerindeki kayıp reasürörlere devrediliyor. Basitleştirilmiş biçimde: sigortalıların primleri → DASK → uluslararası reasürans piyasası → büyük deprem kaybının paylaşılması. Bu sayede 6 Şubat 2023'te ödenen ~2 milyar dolarlık tutarın önemli bir kısmı, aslında yabancı reasürans sermayesinden Türk hanelerine aktarılmış oldu — tamamı yalnızca Türkiye içi kaynaklardan (sigortalı primleri, DASK'ın kendi rezervi veya kamu bütçesi) karşılanmadı.
"DASK olmasaydı devlet kesinlikle ~2 milyar dolar daha fazla harcardı" demek bilimsel olarak savunulabilir değil. Bunun için gerçek bir karşı-olgusal (counterfactual) hesaplama gerekir: DASK olmasaydı aynı hasarın ne kadarı, hangi mekanizmayla (doğrudan hane cebinden, ad-hoc devlet yardımından, başka bir sigorta biçiminden) karşılanırdı? Bu sorunun doğrudan cevaplandığı, güvenilir ve karşılaştırılabilir bir resmi/hakemli çalışma kamuya açık kaynaklarda bulunamadı — bu yüzden kesin bir rakam verilmiyor.
Elimizdeki daha güvenilir bir çerçeve şu: Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı'nın kendi hesabına göre, 6 Şubat depremlerinin Türkiye ekonomisine toplam yükü 103,6 milyar dolar (Dünya Bankası'nın daha dar "maddi hasar" tahmini ise 34,2 milyar dolar). Bölüm 5'te aktarılan Meral ve ark. (2024) bulgusuyla birlikte okunduğunda — konut yapısal hasarının (~54,7 milyar dolar) yalnızca ~%3,5'inin sigortalı olması — DASK'ın ~2 milyar dolarlık katkısı, toplam ekonomik yükün küçük ama gerçek bir dilimini oluşturuyor; toplam kaybın büyük çoğunluğu hâlâ sigorta sisteminin dışında kalıyor.
Yani DASK'ın başarısı ile sistemin eksikleri aynı anda doğru olabilir. DASK, büyük bir deprem sonrasında gerçek ve ölçülebilir bir finansal kaynak sağlıyor, bunun önemli bir kısmını uluslararası reasürans piyasasına aktarabiliyor. Ama aynı zamanda, Türkiye'deki toplam deprem ekonomik kaybının yalnızca sınırlı bir bölümünü sigorta sistemi içinde tutabiliyor — geri kalanı, sigortasızlık nedeniyle hanelerin veya kamunun üzerinde kalıyor. Bu yazının buraya kadarki eleştirisi (zemin şeffaflığı, kurumsal temsil) ile bu bölümün teslim ettiği katkı, birbirini geçersiz kılmıyor — ikisi de aynı anda doğru.
Zorunlu deprem sigortası sistemi, hem daha fazla konutu kapsama almayı hem de sigortalanan riskin gerçek deprem kaybı potansiyelini daha doğru fiyatlamayı aynı anda nasıl başarabilir?
Bunu somutlaştıralım. Aynı ilçede, birbirine yakın iki bina düşünün — DASK'ın haritasında aynı renk/risk grubunda görünüyorlar, çünkü ikisi de aynı bölgesel tehlike hücresi içinde. Ama biri sağlam, sığ kayaya (ZA/ZB benzeri) oturuyor; diğeri kıyı dolgusu veya eski bir nehir yatağı üzerindeki yumuşak, doygun bir alüvyon zemine (ZD/ZE benzeri) oturuyor. TBDY 2018'in kendi mantığına göre, bu iki bina için hesaplanacak gerçek tasarım ivmesi (SDS) — dolayısıyla depremde karşılaşacakları gerçek sarsıntı düzeyi — belirgin biçimde farklı olabilir; yumuşak zeminler kayaya kıyasla sismik dalgaları büyütme eğilimindedir.
Buna rağmen bu iki bina, DASK'ın kamuya gösterdiği harita üzerinde muhtemelen aynı rengi taşıyor — çünkü harita, ikisinin de içinde bulunduğu geniş bölgesel hücre için tek bir Vs30=760 referans değeriyle hesaplanmış tehlike seviyesini gösteriyor, ikisi arasındaki zemin farkını değil.
Aynı mantık binanın kendisi için de geçerli. Aynı arsada, aynı zeminde, ikisi de 2001 sonrası inşa edilmiş, ikisi de "A-Betonarme" iki bina düşünün. TBDY 2018, taşıyıcı sistemin süneklik düzeyine göre taşıyıcı sistem davranış katsayısı (R) tanımlar — yüksek sünek sistemlerde R 8'e kadar çıkarken, sınırlı sünek sistemlerde R 3-4 aralığında kalır. R ne kadar yüksekse, bina o kadar düşük bir tasarım kuvvetiyle boyutlandırılabilir — çünkü yapı, depremde kontrollü biçimde esneyip enerjiyi yutacak şekilde (plastik mafsallarla) tasarlanmıştır. Sonuç: aynı deprem tehlikesine maruz kalan, aynı "yapı tarzı" kategorisindeki iki bina, tasarım kuvveti bakımından iki kata yakın farklılaşabilir — ama bu fark "hangi zeminde" sorusuna değil, "nasıl tasarlandı ve detaylandırıldı" sorusuna bağlı.
Düşük tasarım kuvveti "bedavaya" gelmez — yüksek süneklik, özenli donatı detaylandırması ve öngörülebilir inelastik davranış gerektirir; bu ayrım bir deprem mühendisliği eğitmeninin kendi ifadesiyle "we do not modify the earthquake demand, we modify the structural response to that demand" (deprem talebini değiştirmiyoruz, ona vereceğimiz yapısal tepkiyi değiştiriyoruz) diye özetlenebilir. DASK'ın "A-Betonarme/C-Diğer" ve "2001 öncesi/sonrası" ikili ayrımı, bu süneklik/detaylandırma farkını hiç görmüyor — tıpkı zemin sınıfını görmediği gibi.
İllüstrasyon fikri: Marius Pinkawa (Earthquake Engineer — Training and Consulting), LinkedIn, 2026. Gönderiyi görüntüle — akran değerlendirmesinden geçmemiş, pratisyen bir açıklama; sayısal örnek yalnızca kavramı somutlaştırmak için verilmiştir, TBDY 2018'in resmî bir tablo değeri değildir. R katsayısı aralığı (3-8) TBDY 2018'in kendisinden doğrulanmıştır.
Aynı renk, gerçekten aynı risk anlamına mı geliyor?
Bu bölümün sonunda bu soruya kendi cevabınızı yeniden değerlendirin.
- Zemin etüdü raporunuza bakın. Yeni yapılarda TBDY 2018 gereği zorunlu olan bu raporda "zemin sınıfı" (ZA-ZF) bölümünü kontrol edin.
- Yerel belediyenizin mikrobölgeleme haritalarını sorun. Bazı büyükşehir belediyeleri kendi zemin/mikrobölgeleme haritalarını yayımlıyor.
- DASK'ın gösterdiği "risk grubu"nu tek başına yeterli bir zemin bilgisi olarak görmeyin. Bu, geniş bir bölgesel tehlike sınıflandırması — binanızın altındaki zeminin kişiselleştirilmiş bir değerlendirmesi değil.
- Kentsel dönüşüm veya yeni bina alımı öncesi zemin etüdü raporunu talep edin ve zemin sınıfını açıkça sorun.
- Genel bilgi için üniversitelerin jeofizik/inşaat mühendisliği bölümlerinin ve AFAD'ın teknik yayınlarının kaynak olarak kullanılabileceğini unutmayın.
Peki siz olsaydınız — kendi binanızın DASK haritasındaki rengine mi, yoksa zemin etüdü raporunuzdaki zemin sınıfına mı daha çok güvenirdiniz?
DASK'ın kamuya gösterdiği "Deprem Risk Haritası", isminin aksine bir risk haritası değil — AFAD'ın Vs30=760 m/s referans kaya koşulunda hesaplanmış bir tehlike haritasının renklendirilmiş hâli. Bu, AFAD'ın kendi hazırladığı bir ürün olarak son derece değerli ve bilimsel olarak sağlam bir çalışma; sorun haritanın kendisinde değil, onun "risk" adı altında, zemin düzeltmesi eklenmeden, milyonlarca kişinin ödediği zorunlu sigorta priminin görünür temeli olarak sunulmasında.
TBDY 2018'in kendisi, aynı ülkenin aynı resmi çerçevesi içinde, bu haritanın tek başına yetersiz olduğunu ve zemine özgü bir düzeltme gerektirdiğini söylüyor. Bu iki resmi sistemin — bina tasarım yönetmeliği ve zorunlu deprem sigortası — zemin konusunda aynı titizliği paylaşması, hem bilimsel tutarlılık hem de kamuoyu güveni açısından önemli.
Kaliforniya ve beş ülkelik global karşılaştırma da bunu doğruluyor: zorunluluk ile şeffaflık, birbirini garanti etmeyen iki ayrı eksen; zorunluluk ile deprem riskinin büyüklüğü de birbirini garanti etmeyen iki ayrı eksen. Gönüllü bir sistem (CEA) zemin faktörünü kamuya açık, isimlendirilmiş bir adım olarak sunabiliyor; zorunlu bir sistemin (DASK) aynı şeffaflığı sunmaması için bilimsel veya teknik bir engel yok — eksik olan, görünürlük. Ve "Bir Yıllık Poliçe" tartışmasının gösterdiği gibi, bir poliçenin yıllık yenilenmesi de altındaki fiziksel riskin "yenilendiği" anlamına gelmiyor — sigorta sözleşmesinin süresi ile riskin süresi, farklı zaman ölçekleridir.
Deprem tehlikesi → Yerel zemin → Yapı riski → Sigorta primi
Bu yazının kritik sorusu: bu zincirin hangi halkası, prim hesabında ne kadar ağırlık taşıyor? Kahramanmaraş 2023 birinci ve ikinci halka arasındaki farkın kat kat büyüklük mertebesinde olabileceğini gösterdi; DASK'ın tarife tablosu üçüncü halkayı (yapı) sayısal ve şeffaf biçimde taşıyor — ikinci halka (zemin) aynı açıklıkla görünmüyor.
🔬 Scientific Perspective
Bu zincirdeki zayıf halkanın neden bu kadar önemli olduğunu gösteren bir mühendislik çalışması var: Avrupa genelinde referans binalar üzerinde yapılan bir duyarlılık analizi, tehlike modelindeki %50'lik bir belirsizliğin (örneğin farklı iki çalışmanın aynı bölge için verdiği farklı PGA tahmini gibi) sigorta primine/beklenen yıllık kayba (EAL) aktarılırken KÜÇÜLMEDİĞİNİ, tam tersine büyüdüğünü gösteriyor — birçok durumda prim tahminindeki belirsizlik, altındaki tehlike belirsizliğinin İKİ KATINDAN FAZLASINA çıkıyor. Yüksek sismisiteli bölgelerde, tehlikenin abartılı tahmin edilmesi riskte %500'e varan bir hafife almaya yol açabiliyor. Aynı çalışma, mevcut Türkiye deprem sigortası sisteminin geçmişte bağımsız akademik çalışmalarla (Bommer ve ark. 2002; Yücemen 2013) modellendiğini de not ediyor — yani sorun sıfırdan başlanmış bir sistem değil, o dönemden bu yana zemin boyutunun aynı titizlikle güncellenip güncellenmediği sorusu.
Bu, "Zincirin Dört Halkası" tezini sayısal olarak doğruluyor: zemin/tehlike belirsizliği, sigorta zincirinin sonunda SÖNÜMLENMİYOR — tam tersine büyüyerek prim hatasına dönüşüyor.
Bu yazı boyunca aslında birbirine karıştırılmaması gereken üç ayrı kavram dolaştı:
1. Deprem güvenliği — binanın depremde hasar alma potansiyelini azaltmak (mühendislik: zemin etüdü, süneklik tasarımı, TBDY 2018).
2. Deprem sigortası — hasar gerçekleştiğinde ekonomik kaybın bir bölümünü karşılamak (DASK, CEA gibi).
3. Risk finansmanı — bir toplumun büyük bir deprem sonrasında oluşabilecek ekonomik kaybı nasıl paylaşacağını düzenlemek (havuz sistemleri, reasürans, devlet garantisi).
1. Ölç → Yer ve yapı özelliklerini belirle
2. Değerlendir → Tehlike + maruziyet + kırılganlığı analiz et
3. Sorumluluğu tanımla → Her profesyonel hizmetin sorumluluğunu görünür kıl
4. Sigortala → Oluşabilecek ekonomik kaybı risk transferiyle yönet
Deprem güvenliği yalnızca deprem olduğunda ödenecek tazminatı mı düzenlemeli, yoksa deprem olmadan önce zemini, yapıyı, mesleki sorumluluğu ve bina yaşam döngüsünü de mi yönetmeli?
Sigorta, deprem riskini ortadan kaldırmaz — riski gerçekleştiğinde ekonomik sonuçlarını paylaşır.
İyi bir deprem sigortası sistemi, yalnızca "zorunlu" olmakla yetinmez; riskin nasıl ölçüldüğünü ve fiyatlandığını da anlaşılır kılar.
Bu yazı boyunca geçen teknik terimlerin kısa tanımları — derinlemesine okumak isteyenler için hızlı bir referans.
Tehlike (Hazard): Belirli bir yerde, belirli bir şiddette bir doğa olayının belirli bir sürede aşılma olasılığı; fiziksel olayla ilgilidir, kimin etkileneceğiyle değil (bkz. Bölüm 2).
Risk: Tehlikenin, maruziyet ve kırılganlıkla birleşimi; sadeleştirilmiş biçimde Risk = Tehlike × Maruziyet × Kırılganlık (bkz. Bölüm 2).
Maruziyet (Exposure): Bir tehlikeye açık olan unsurlar — binalar, insanlar, altyapı (bkz. Bölüm 2).
Kırılganlık (Vulnerability): Maruz kalan bir unsurun (örn. bir bina) belirli bir tehlike düzeyi karşısında ne kadar hasar göreceğini belirleyen özellik (bkz. Bölüm 2).
Vs30: Zeminin üst 30 metresindeki ortalama kayma (S) dalgası hızı; zemin sertliğinin/yumuşaklığının standart göstergelerinden biri (bkz. Bölüm 3).
Referans kaya zemini: Ulusal ölçekli tehlike haritalarının hesaplandığı, gerçek yerel zemin yerine kullanılan standart/varsayımsal sert zemin koşulu (Türkiye Deprem Tehlike Haritası'nda Vs30=760 m/s) (bkz. Bölüm 3).
PGA (En Büyük Yer İvmesi): Bir deprem sırasında yerde ölçülen en büyük ivme değeri; tehlike haritalarının temel çıktılarından biri (bkz. Bölüm 3).
%10/50 yıl aşılma olasılığı: Bir tehlike haritasının hangi olasılık düzeyini gösterdiğini tanımlayan standart — yaklaşık 475 yıllık istatistiksel tekrarlanma periyoduna karşılık gelir (bkz. Bölüm 3).
TBDY 2018: Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği; binaların depreme dayanıklı tasarımını düzenleyen resmi yönetmelik (bkz. Bölüm 4).
Zemin sınıfı (ZA-ZF): TBDY 2018'in, Vs30/N60/cu değerlerine göre zemini altı sınıfa ayırdığı sınıflandırma sistemi (bkz. Bölüm 4).
FS / F1 (Yerel zemin etki katsayıları): Binanın gerçek zemin sınıfına göre belirlenen ve harita değerlerini gerçek tasarım değerine dönüştürmek için kullanılan zorunlu çarpanlar (bkz. Bölüm 4).
SS / S1 (Harita spektral ivme katsayıları): AFAD'ın referans kaya koşulunda ürettiği, kısa periyot ve 1,0 saniye periyot için harita değerleri (bkz. Bölüm 4).
SDS / SD1 (Tasarım spektral ivme katsayıları): Harita değerlerinin yerel zemin etki katsayılarıyla çarpılmasından elde edilen, bir binanın gerçek tasarımında kullanılan nihai değerler (bkz. Bölüm 4).
Zemin büyütmesi (Site amplification): Yumuşak zeminlerin, kayadan gelen sismik dalgaların genliğini artırma eğilimi (bkz. Bölüm 5).
Sıvılaşma (Liquefaction): Doygun, gevşek zeminlerin deprem sarsıntısı sırasında geçici olarak taşıma gücünü kaybederek sıvı gibi davranması (bkz. Bölüm 5).
GMPE (Yer Hareketi Tahmin Denklemi): Deprem büyüklüğü, kırığa uzaklık ve zemin koşulu gibi parametrelerden yer hareketi düzeyini (ör. PGA) istatistiksel olarak tahmin eden ampirik denklem; bir istasyonda kaydedilen gerçek değer GMPE tahmininden belirgin biçimde yüksekse, bu genellikle modelin yakalayamadığı yerel bir etkiye (ör. zemin büyütmesi) işaret eder (bkz. Bölüm 5).
Havza etkisi (Basin effect): Kalın, yumuşak tortul (alüviyal) dolguyla kaplı bir jeolojik havzanın, içindeki sismik dalgaları hapsedip/yansıtarak sarsıntı şiddetini ve süresini büyütmesi; Antakya bu etkinin 2023'te en çok belgelenen örneklerinden biri (bkz. Bölüm 5).
Riskli alan / Riskli yapı: 6306 sayılı Kanun'un iki ayrı afet-risk kategorisi — "riskli yapı" binanın kendi taşıyıcı sisteminden kaynaklanan riski, "riskli alan" ise zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşmadan kaynaklanan riski tanımlar (bkz. Bölüm 6.8).
Yerbilimsel etüt raporu: 6306 sayılı Kanun'un uygulama yönetmeliğinde, bir alanın zemin yapısı nedeniyle "riskli alan" ilan edilebilmesi için zorunlu kılınan uzman raporu (bkz. Bölüm 6.8).
Zemin etüdü: Bir arsanın/binanın zemin özelliklerini (zemin sınıfı dahil) belirlemek için yapılan, TBDY 2018 gereği zorunlu jeoteknik/jeofizik inceleme (bkz. Bölüm 8).
CEA (California Earthquake Authority): Kaliforniya'da deprem sigortasının başlıca sağlayıcısı olan, kâr amacı gütmeyen kamu kurumu; Kaliforniya yasası gereği fiyatlarını "aktüeryal olarak sağlam" ve "mevcut en iyi bilime dayalı" belirlemekle yükümlü (bkz. Bölüm 6.5).
Süneklik (Ductility): Bir taşıyıcı sistemin, kırılmadan/göçmeden önce büyük kalıcı (inelastik) şekil değiştirmeye uğrayabilme ve bu yolla deprem enerjisini yutabilme kapasitesi (bkz. Bölüm 7).
R (Taşıyıcı Sistem Davranış Katsayısı): TBDY 2018'in, bir taşıyıcı sistemin süneklik düzeyine göre tasarım deprem kuvvetini azaltmasına izin verdiği katsayı; yüksek sünek sistemlerde 8'e kadar, sınırlı sünek sistemlerde 3-4 aralığında kalır — R ne kadar yüksekse tasarım kuvveti o kadar düşük olabilir (bkz. Bölüm 7).
Risk finansmanı: Bir toplumun büyük bir afet sonrasında oluşabilecek ekonomik kaybı nasıl paylaşacağını düzenleyen mekanizmaların bütünü — sigorta havuzları, reasürans, devlet garantisi gibi araçları kapsar; deprem güvenliği (mühendislik) ve deprem sigortasından (bireysel poliçe) ayrı, daha geniş bir kavram (bkz. Sonuç).
- AFAD — Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı. Türkiye Deprem Tehlike Haritası (UDAP-Ç-13-06, Resmi Gazete 18 Mart 2018, yürürlük 1 Ocak 2019). afad.gov.tr/turkiye-deprem-tehlike-haritasi
- Akkar, S., Azak, T., Çan, T. ve ark. (2018). Evolution of seismic hazard maps in Turkey. Bulletin of Earthquake Engineering, 16, 3197–3228. doi.org/10.1007/s10518-018-0349-1
- Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY 2018), Resmi Gazete.
- 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu, madde 11 (zorunlu deprem sigortası kapsamı ve su/elektrik abonelik işlemlerinde poliçe kontrolü).
- DASK — Doğal Afet Sigortaları Kurumu. Sıkça Sorulan Sorular (poliçe süresi/yenileme, tapu/abonelik/konut kredisi kontrol noktaları). dask.gov.tr/tr/sss
- DASK — Doğal Afet Sigortaları Kurumu. Poliçe, Prim ve Bedeli Hesaplama. dask.gov.tr/tr/police-prim-ve-bedeli-hesaplama
- OECD (2018). Financial Management of Earthquake Risk. OECD Publishing. oecd.org/finance/Financial-Management-of-Earthquake-Risk.htm
- CMS Law. Romanian legislature amends rules for mandatory natural disaster insurance (PAID/PAD). cms.law
- Natural Catastrophe Insurance of Iceland (NTI). island.is/en/o/nti
- moneyland.ch. Property Insurance in Switzerland Explained (kantonal bina sigortası, Zürih Kantonu deprem teminatı). moneyland.ch
- Japan Ministry of Finance. Outline of Japan's Earthquake Insurance System. mof.go.jp
- Taylan, A. (2007). Zorunlu Deprem Sigortası ve Kentsel Risk Yönetimi. Planlama Dergisi (TMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını), 2007/2.
- DASK — Doğal Afet Sigortaları Kurumu. Tarife ve Primler. dask.gov.tr/tr/tarife-ve-primler
- DASK — İnteraktif Deprem Haritası. dask.gov.tr/en/interactive-earthquake-map
- Field, E. H. (2000). Accounting for site effects in probabilistic seismic hazard analyses of Southern California: Overview of the SCEC Phase III report. Bulletin of the Seismological Society of America. doi.org/10.1785/0120000512
- Şahin, S. ve ark. (2024). Development of a GIS-Based Predicted-VS30 Map of Türkiye Using Geological and Topographical Parameters: Case Study for the Region Affected by the 6 February 2023 Kahramanmaraş Earthquakes. Seismological Research Letters. doi.org/10.1785/0220230321
- Motazedian, D., Hunter, J.A., Pugin, A., & Crow, H.L. (2011). Development of a Vs30 (NEHRP) map for the city of Ottawa, Ontario, Canada. Canadian Geotechnical Journal, 48(3), 458–472. doi.org/10.1139/T10-081
- Influence of local site effects on seismic risk maps and ranking of Italian municipalities (2022, ön-baskı). researchsquare.com/article/rs-2061611
- MacMurdo, J. (1824). Papers relating to the earthquake which occurred in India in 1819. Philosophical Magazine (zemin/kaya ayrımının erken gözlemi, 1819 Kutch depremi).
- Milne, J. (1886). Earthquakes and Other Earth Movements. Kegan Paul, Trench & Co., London (Bölüm: "Effects Produced Upon Buildings" — zemin tipi/hasar ilişkisine dair tarihsel vaka derlemesi).
- Kramer, S. L. (1996). Geotechnical Earthquake Engineering. Prentice Hall (Bölüm 7-8, Site-Structure Interaction / Local Site Effects and Design Ground Motions).
- Bulletin of Earthquake Engineering (2024). Destructive impact of successive high magnitude earthquakes occurred in Türkiye's Kahramanmaraş on February 6, 2023. doi.org/10.1007/s10518-024-01865-5
- Environmental Earth Sciences (2025). Deciphering the site effect as one of reasons causing severe building damages in Kahramanmaraş and Antakya in February 6 2023 earthquakes, Turkey. doi.org/10.1007/s12665-025-12103-9
- Meral, H., Ersoy, B., & Dilek, I. (2024). Insights into earthquake insurance demand in high-risk regions: A case study of Turkey. International Journal of Disaster Risk Reduction, 111, 104725. doi.org/10.1016/j.ijdrr.2024.104725
- Gkimprixis, A., Douglas, J., & Tubaldi, E. (2021). Seismic risk management through insurance and its sensitivity to uncertainty in the hazard model. Natural Hazards, 108, 1629–1657. doi.org/10.1007/s11069-021-04748-z
- Erdik, M. (2021). Earthquake Risk Assessment from Insurance Perspective. In: Pitilakis, K. (eds) Advances in Assessment and Modeling of Earthquake Loss. Springer Tracts in Civil Engineering, 111–154. Springer, Cham. doi.org/10.1007/978-3-030-68813-4_6
- T.C. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı (2023). Kahramanmaraş ve Hatay Depremleri Yeniden İmar ve Gelişme Raporu.
- DASK — Doğal Afet Sigortaları Kurumu. Tarife (sürprim/indirim oranları). dask.gov.tr/tr/tarife
- DASK — Doğal Afet Sigortaları Kurumu. Yönetim Kurulu. dask.gov.tr/en/management
- 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, madde 2 ("riskli alan" / "riskli yapı" tanımları).
- 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliği (zemin yapısı nedeniyle riskli alan tespitinde yerbilimsel etüt raporu zorunluluğu).
- 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu, madde 34 (periyodik motorlu taşıt muayenesi zorunluluğu).
- Bina Kimlik Sistemi (BKS), Resmî Gazete, 23 Mayıs 2021 (23 Haziran 2021'den itibaren iş bitirimi tamamlanan yapılar için zorunlu dijital yapı sertifikası).
- 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun (yapı denetim şirketleri için mesleki sorumluluk sigortası zorunluluğu, ruhsat koşulu).
- California Earthquake Authority. Homeowners Earthquake Insurance Policies. earthquakeauthority.com
- California Earthquake Authority. CEA Use of Catastrophe Models (resmi politika belgesi, California State Assembly arşivi). ains.assembly.ca.gov
Not: AFAD'ın Vs30=760/2018 Resmi Gazete bilgisi ve TBDY 2018 FS/F1/ZA-ZF çerçevesi WebSearch ile çoklu bağımsız kaynaktan doğrulandı. DASK'ın "Tarife ve Primler" sayfası (kaynak 3) doğrudan WebFetch ile okundu — sayfada zemin sınıflandırmasının (Vs30, TBDY ZA-ZF gibi) somut bir yönteminin tanımlanmadığı bu okumadan tespit edildi. Field (2000) ve Şahin ve ark. (2024) kullanıcının kişisel Zotero kütüphanesinde doğrulandı (2026-08-30). Kramer (1996) daha önce TRT Radyo 1 Zemin+Bina Güvenliği röportajı hazırlığında da kullanılmış aynı kaynak. CEA'nın iki kaynağı (homeowners sayfası ve resmi "Use of Catastrophe Models" belgesi) doğrudan WebFetch ile okundu (2026-08-30) — Kaliforniya'da deprem sigortasının yasal olarak zorunlu OLMADIĞI da ayrıca çoklu bağımsız kaynaktan (Hippo, Allied PA vb. sigorta danışmanlık sayfaları) doğrulandı. DASK'ın "işlem-tetiklemeli" zorunluluk yapısı (tapu devri, su/elektrik abonelik kontrolü, malik-kiracı sorumluluk ayrımı) 6305 sayılı Kanun'un 11. maddesine ve çoklu bağımsız sigorta danışmanlık kaynağına dayanarak WebSearch ile doğrulandı (2026-08-30).
- TRT Radyo 1 — Deprem Güvenliği Zeminle Başlar — zemin, bina ve ikisinin depremde birlikte nasıl davrandığı üzerine altı vatandaş sorusu.
- TRT Radyo 1 — Zemin Sınıflaması ve Vs30 — zemin sınıfı, Vs30 ve taban izolatörü üzerine bir Güne Bakan röportajı.
- TRT Radyo 1 — Kartal Depremi Röportajı — M3,9 Kartal depremi, zemin sınıflandırması ve İstanbul'da deprem hazırlığı.
- Deprem Tahmini: Kesinlik Yanılsaması — deterministik tahmin ile olasılıksal öngörü arasındaki bilimsel fark üzerine.
Comments
Post a Comment